12 Şubat 2008 Salı

ZEYBEKLİK


Zeybeklik kurumu üç birimden oluşmaktadır. Efe, Zeybek, KızanEfe, zeybeklerin başıdır. Zeybekler, kızanlardan sorumlu kolbeyidirler. Kızanlar ise efenin buyruğundaki askerlerdir.

EFE
Efelik bir tür seçimle olur. Efenin oğlu efenin değerinde ise efe seçilir. Artık her şey onun buyruğuna kalmıştır. Efenin oğlu seçilemezse , Zeybekler aralarından en değerli zeybeği efe seçerler. Efeler birbirlerine ateşli silah çekmezlerdi. Zira bu korkaklık sayılırdı. Mintanlarının yaka düğmeleri sürekli açıktır. Sakal bırakmazlar, pala bıyıklıdırlar. Başları ustura ile tıraş edilir, arka ortadan “Perçem “ sarkar. Bindikleri at erkek, koşumlarının metal aksamları gümüştendir. Ayaklarında “kayalık” denilen özel işlemeli çizmeler bulunur. Uzun namlu’lu silah olarak da “Filinta “ taşırlardı.

ZEYBEK
Zeybek kelimesi ve Zeybeklik çeşitli kaynaklarda değişik tariflerle tanımlanmıştır. Bilindiği üzere Anadolu'ya yerleşen ilk Türk'lerde asker ve orduya Sü denilmektedir. Bundan türemiş pek çok kelime arasında subaşı (Ordu Komutanı) Sü-be (ordugah, karargah) ve birde subay anlamına gelmek üzere Sü-bek sözcüğü bulunmaktaydı. Nitekim günümüzde aynı anlamda Su-bay olarak kullanılmaktadır. Bu sözcükteki S harfinin diğer birçok eski sözcükte olduğu kabul edilirse sözcüğün Zü-bek, Zi-bek ve dil akıcılığı dolayısıyla da Ziybek, ZEYBEK şekline dönüştüğü ortaya çıkar. Diğer taraftan başka bir anlama gelen Sü-bek sözcüğü nasıl Arapça kökenli Seybekten alınmışsa Arapçanın o çağlardaki büyük etkisi nedeniyle de SÜ-BEK sözcüğünün Zeybek veya Seybek haline gelmesi o kadar olağandır. Nitekim zeybeklerin tarihteki fonksiyonları üzerinde yapılacak her araştırmada onların askerlikle yakından veya uzaktan kesinlikle bir ilişkisi olduğu görülür.(Türkoğlu,1977)
Zeybeklik Türkmenlerin Batı Anadolu'ya gelmeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu nedenlede kökleri Türkmenlere kadar uzanmaktadır. bu dönemlerde (10-13.y.y) Bizans metinlerinde görülen Salpace sözcüğü Sahilbeği olarak kabul edilmiştir. Oysa, Bizanslı bir tarihçi bu sözcüğün anlamını kuvvetli insan olarak açıklamaktadır. Bu nedenle de Salpace sözcüğünün Anadolu insanına geçmiş ve zamanla değişerek Zeybek sözcüğüne dönmüş olması mümkündür.
Zeybek sözcüğünün kökeni konusundaki diğer bir görüş ise, bu sözcüğün Arapça çevik insanlara verilen bir ad olan Zibaki'den geldiğidir. Ayrıca Şemsettin Sami "Kamus-u Türki" adlı eserinde Zeybekliği hafif silahlı ve güvenliği sağlamakla görevli eski bir sınıf asker olarak tanımlamaktadır.

KIZAN
Kızanlar efenin maiyetindeki askerlerlerdir. Kızan kelime anlamı olarak; Batı Anadolu'nun bazı yörelerinde "Çocuk" anlamında kullanılan bir sözcüktür. Kızanların; mintanlarının kolları uzundur. Giyimleri sade, cepkenleri sırma işlemelidir. Başlarının ortası traş edilir. Uzun namlulu silah olarak da "Martin" kullanırlardı. Efenin izni olmadan evlenemezlerdi.


“Ankara, 11 Haziran 1920

Aydın ve Havalisi Kuvayi Milliye Umum Kumandanı Demirci Mehmet Efe kardeşime:

Kahraman efelerinizi size gönderiyorum. Aydın’ın bu doğru özlü ve fedakar evlatları, Bolu ve Düzce havalisinde memleketimizi gavurların esaretine düşürmeye çalışan hainleri pek kahramanca ve fedakarca bastırdılar. Vatanımıza büyük hizmetler ifa ettiler. Allah iki cihanda aziz etsin. Kendilerine ve umum kumandanları olan zat-ı alinize Büyük Millet Meclisi’nin kalbi ve samimi teşekküratını takdim eder, gözlerinizden öperim. Kardeşim efendim...

İmza: Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal”

11 Şubat 2008 Pazartesi

OLYMPOS






Antik Likya'nın en önemli liman kentlerinden olan Olympos, tarih boyunca mitolojiye konu olmuştur. Konumunun elverişliliği nedeniyle korsanların barınağı olan Olympos, bugün sahip olduğu tarihsel değerleri, 3200 metrelik muhteşem sahili, endemik bitkileri, Caretta caretta'ları Khimaira'sı, tüm sportif etkinliklere olanak veren muhteşem doğası ve pansiyon olarak kullanılan meşhur ağaç evleri ile tüm dünyaca bilinmektedir.

Tamamı arkeolojik ve doğal sit alanı olarak koruma altında olan Olympos, denize açılan ve ortasından Akçay deresinin aktığı bir vadi içine kurulu. Su kanalları, surlar, lahit mezarlar gibi kente ait pek çok kalıntı görülebilir. Antik çağlarda nehir kenarlarına yapılan duvarlarla kanal haline getirilen nehirden gemiler de geçebilmekteydi. Ören yeri girişinden antik kentin kalıntıları arasında yaklaşık 1,5 km yürüyerek Olympos sahiline ulaşılır.
Sit alanında gezmek için sandalet tarzı açık bir ayakkabı giymenizi tavsiye ederim..

10 Şubat 2008 Pazar

THE MAIDEN'S TOWER


As the Maiden's Tower was remote and inaccessible, people did not have much information about what was lived in it, and they sufficed with telling interesting stories about the inside, and imagining. The first story about the Maiden's Tower was a love story told by Ovidius. This story, relating to the sad love of Hero and Leandros, begins with Hero leaving the tower. Hero is one of the holy women of Aphrodite, and love is banned for her.
She leaves the tower years later to attend a ceremony to be held at the Aphrodite temple, and there she meets Leandros. These two youngsters in love with each other, bless their love with Leandros visiting the tower at nights. The Maiden's Tower witnesses the devotion and the forbidden love of these two young people every night. On a stormy night when Leandros was swimming to the tower, the love light that Hero burnt was put out. Leandros losing his way in the darkens is buried in the waters of the Bosphorous. Hero, seeing that her lover dies, lets herself in the arms of the waters as well.

Other than this story on lovers that cannot meet, there is a snake story, similar to the Cleopatra's end. According to a prophecy, a king is to lose her beloved daughter at the age of eighteen, with a snakebite. Therefore, the king has this tower in the middle of the sea repaired, and places his daughter here. Proving that the fate cannot be escaped, a snake emerging from a grape basket sent to the tower, empties its poison to the princess. The king has an iron vault prepared for his daughter and places it above the gate of Hagia Sophia.

The last story is from the Ottoman times. It is the story about Battal Gazi raiding the Maiden Tower with his soldiers and taking away the hidden treasures and the daughter of Üsküdar Tekfur (Governor). Battal Gazi took the daughter of the tekfur and the treasury, and rode away from Üsküdar, on his horse. The expression "Atı alan Üsküdar'ı geçti" (He who took the horse is already past Üsküdar) is a reflection of this story. Another aspect of this story coming to the present is about the name of this tower. In reference also to the princesses in other legends, Turks named this tower Kız-Kulesi (the maiden's tower). The tower, which was called as Arkla (small castle) in the Antiquity and Damialis (calf), was also famous with the name Tour Leandros.

Currently it is "Kızkulesi" (the Maiden's Tower), and known with this name.

11 Ocak 2008 Cuma

DIDYMAION



Milat’tan önceki yıllarda yaşayan insanlar büyü, fal gibi şeylere çok inanırlardı. Bu inançları onların yaşamlarını yönlendiren en büyük faktördü.
Dinsel duyarlılıkları karışık ve değişikti. Kendilerince her yararlı ve güzel şeyin ayrı bir tanrısı olduğu var sayılırdı. Örneğin; Deniz Tanrısı Poseiden, aşk tanrısı Eros, Şarap Tanrısı Baküs “Dionysos”, Işık ve Güneş Tanrısı Apollon gibi.

Bu inançtaki insanlar genel olarak Ege Denizi çevresinde yaşıyorlardı. O günkü koşullarda ticaret ve kültürde, sanatta bir hayli gelişmişlerdi.
Ulaşım kolaylıkları gereği denize yakın yerlerde Truva, Bergama, Efes, Priyon, Milet gibi büyük şehirler kurmuşlardı.

Didim’deki Apollon Mabedi de 20 km kuzeydeki Milet şehri ile diğer yöre halklarının geleceklerini öğrenme ve dertlerine çare bulma isteklerini karşılamak için yapılmıştır.

Ionya’nın en büyük kenti Milet’in Didim’de kurduğu Apollon Tapınağına “DİDİYMEİON” denirdi. İlk çağ yazarları bu adın kaynağını tam olarak veremiyorlar. Ama “İkiz Tapınak, ya da İkizler Tapınağı anlamına gelen bu ad iki dorukta bir dağdan veya tanrı Apollon’un sevdiği ikizlerden gelmelidir.” diyenler var. Nitekim, o çağlarda, şimdi “Tek Ağaç” muhiti diye anılan yerde bulunan birbirine paralel iki Tepeye “Didymeion” denildiğini Fransız tarihçi Charles Texsier belirtiyor.

Arkaik devre ait olan bu eski Apollon Mabedi bir çok hükümdar, hatta Lidya Kralı Krezüz tarafından ziyaret edilmişti. Perslerin M.Ö. V. Yüzyılda Anadolu’da yaptıkları saldırılar sonunda Dara “DARİUS” bu tapınağı şehriyle birlikte yıkmış ve içerisinde bulunan bronz Apollon heykelini bir çok esirle götürmüştü. Bu saldırı ve yıkımdan sonra yaklaşık 150 – 180 yıl harap ve terkedilmiş bir halde kalan mabed, Büyük İskender’in Pers’lere karşı zaferinden sonra bu gün gördüğümüz şekilde yeniden yapılmaya başlanmıştı.
Yapım işi çok büyük çapta tutulur. Mimar olarak Efes’te yanan Artemis Mabedi’ni yeniden yapan Panienie Mileti Dephnis görevlendirilir. Tapınak bitince dünyanın sekizinci harikası olacaktır. Yapım işi uzun yıllar sürer ve bu arada Milet’in hazinesini de bir hayli sarsar. Hatta mabedin inşaatında çalışan usta ve işçiler ücretlerini alamadıkları gerekçesiyle bir süre çalışmazlar. Bir anlamda tarihin ilk grevi gerçekleşir. Bu konu ile ilgili yazılı belgeler Milet’te son yıllarda yapılan kazılarda bulunmuştur.

Bütün bu zorluklara rağmen mabedin yapımı M.S. II. Yüzyıl ortalarına kadar sürdürülmeye çalışılmıştır. Ama ne varki aradan geçen yüzyıllar içinde nesillerle birlikte inançlar da doğal olarak değişmiş, örneğin, İsa’nın ilan ettiği Hiristiyanlık dini Didim’deki halk tarafından da benimsenmişti. Dolayısıyla Tanrı Apollon unutulmuş ve onun adına yapımı sürdürülmeye çalışılan mabet de eski önemini yitirmişti. İnşaat Roma krallarının gayretlerine rağmen bitirilemeden yarım bırakılmıştır. Duvarlarının bir kısmına son işçiliğinin yapılması, bazı taşların traş edilmemesi, güneşli tarafta görülen yüksek tek sütunun yevsiz oluşu bunu belirtmektedir.Didim – Didyma Mabedi düzgün en uygun bir alan üzerine inşa edilmiştir. Temellerinde depreme karşı dayanıklı ızgara plan uygulanmış, çevresine 124 sütun konulması (çatıyı tutması için) düşünülmüştür. Sütunların yüksekliği 19,4 metredir.

Mabedin en ilgi çeken tarafı 1,45 metre eşik bulunan anıtsal kapısıdır. Sağında, solunda ve tabanın’da 7 şer metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 ton ağırlığında tek parça mermer bloklarla çevrelenmiş bu dev eşik mimari bir zorunluluktan ötürü yapılmış değildir. Bunda o zamanki, dini görüşün oldukça rolü vardı. Çağın inanışına göre ibadete gelen halk mabedlerin içerisine giremezler, önündeki sunağın çevresinde toplanırlardı. Ancak Rahipler ve Apollon kültürü ile ilgili kahinler mabede girerlerdi.
M.S. XV. Yüzyılın bitimine doğru meydana gelen bir deprem ve yangınlar mabedi çok büyük ölçüde tahrip etmiş ve yıkmıştır.

Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda varlığı bilinen “Mukaddes Yol”un kalıntıları gün ışığına çıkartılmıştır.
Bu mukaddes yol tapınakla, bu günkü Mavişehir’in bulunduğu yerdeki Panormas limanı arasındadır. Dua ve bir takım istekleri için gelenler Panormos Limanında karaya inerler ve 4 km. çevresi aslan ve Branhid heykelleriyle süslü mermer Mukaddes Yolu yürüyerek Tapınağa varırlardı.

Son yıllarda Altınkum sahil yerleşiminin sınırlarını alabildiğince genişleterek sıkıştırdığı Didyma Apollon Tapınağı’nı ziyaret edenlerin, bir zamanlar ücra bir köşede kalmış bu yerin o zamanki güzelliğini tahayyül edebilmeleri neredeyse mümkün değildir. Son zamanlarda resmi makamlar tarafından “Eski Görkemiyle” yeniden ayağa kaldırılması talep edilen Apollon Tapınağı ve yakın çevresi, başka hiçbir yerle karşılaştırılamayacak kadar etkileyicidir. Çünkü başlangıçta Königlich Preussischen Museen zu Berlin adına Theodor Wiegand daha sonra Martin Schede ve 1972 yılından itibaren de uzun süre Klaus Tuchelt yönetiminde yapılan kazılarda, milattan önce 4 üncü yüzyılda öncüleri örnek alınarak başlanmış olan ve Büyük İskender tarafından da desteklenen, devasa mimarinin faniliğini gösteren yıkık durumdaki sütun tamburlarıyla bu tapınak dışında, Artemis Kutsal Alanı ve Kutsal Alanın ziyaretçileri için çeşitli yapılar araştırılmıştır. Bu bağlamda önemli ticaret merkezi Milet ile Didyma’yı Arkaik dönemden beri birleştiren kutsal cadde de araştırılmıştır. 26 kilometrelik bu tören yolu, büyük heykellerle donatılmış dinlenme durakları tarafından bölümlere ayrılıyordu ve imparatorluk döneminden beri en azından son kısmı özenli taş döşeliydi ve sütunlu galerileri vardı. Şimdiye kadar ancak bir kısmı bilinen bu kutsal alan, bir kent gibi programlı oluşturulmuş bir bütün olarak algılanmalıdır.

19.yüzyılın sonlarında tapınağın hemen yukarısında, genellikle tapınak malzemelerinin kullanıldığı ve yalnız terkedilmiş büyük kilisesi günümüze ulaşmış ve halkı Rumlardan oluşan bir köy vardı. Örenyerinin en yüksek noktası, böyle yerleşimler için karakteristik olan ve tapınağın devasa parçalarının yanında son derece narin duran bir yel değirmeni için en uygun yerdi.

19.Yüzyıl boyunca İngiliz ve Fransız araştırmacılarının birkaç kez giriştikleri kazılara rağmen, daha önce kimsenin tasavvur edemediği bu devasa yapının boyutları ancak 1906 yılından sonra büyük teknik zorluklarla gerçekleştirilen kazılarla ortaya çıkmıştır. Ayrıca, 1979 yılında keşfedilen duvarların yüzeyine çizili ayrıntılı planların ortaya çıkması da büyük heyecan uyandırmıştır.

2003 yılında Andreas Furtwangler yönetiminde başlayan çalışmalar, kutsal alanın erken dönemlerinin anlaşılmasına yönelik olup, aynı zamanda eserlerin ortaya çıkartılmasından hemen sonra onarım ve yeniden ayağa kaldırma çalışmaları sürdürülmektedir. Ayrıca var olan mimari parçaları korumak ve tapınağın etkileyici görünümünü muhafaza etmek için yangınlardan zarar gören mermer parçaların özenle onarılıp çok zaman gerektiren ince çalışmalarla emniyete alınması sürdürülmektedir.

10 Ocak 2008 Perşembe

ANTİK YUNAN




Antik Yunanistan, bugünkü Yunanistan toprakları ve çevresinde yaklaşık 1000 yıl süren ve hristiyanlığın güç kazanmaya başlaması sonucu ışıltısını kaybetmeye başlayan tarihî bir dönemdir.

Balkanlar'a göç eden Yunan kabilelerin kurmuş olduğu Yunan şehir devletleri demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. Eshilos, Aristofanes, Evripides, Sofokles, Aristo, Eflatun, Sokrates, Heredot ve Ksenofon gibi büyük filozofların yetiştiği Atina, Sparta, Tebai ve Nakşa gibi büyük şehirler gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan Persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.

Antik Yunan uygarlığının zirveye çıktığı, en çok geliştiği dönemler İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip'in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya'dan doğuda Hindistan'a, kuzeyde Fergana'dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymıştır.

Çok tanrılı din inancının hâkim olduğu, toplumun sınıflara ayrıldığı, tiyatro ve mimarinin o dönemdeki en büyük eserlerinin verildiği Antik Yunan medeniyetinin gelişimi Augustu Caesar'ın M.Ö. 27 yılında Yunanistan'ı Achaea eyaleti olarak Roma İmparatorluğu'na bağlaması ile durmuştur. Fakat yine de Antik Yunan kültürü batı medeniyetlerinin temeli olarak kabul edilir.
Yunan kültür ve uygarlığının, Avrupa'nın birçok yerinde hüküm sürüp kendinden izler bırakmış Roma İmparatorluğu üzerinde çok büyük etkisi vardır. 14. ve 16.yüzyıllar arasında Avrupa'yı etkisi altına alan Rönesans hareketinin ve Neo-Klasik canlanmanın üzerinde Antik Yunan medeniyetinin büyük izleri görülür.

8 Ocak 2008 Salı

DEVE GÜREŞLERİ


Deve Güreşlerinin tarihi 19. yy başlarına kadar uzanmaktadır. O tarihlerde İzmir yönünden gelen kervanlar eski adı Karapınar olarak bilinen yeni adı ise İncirliova olan ilçede konaklamaktaydı. Bu konaklama esnasında deve yavruları (dorumlar) kendi aralarında oynarlardı. Kervanda yük bulamayan boşta kalan develerin birbirleriyle güreştiklerini gören deve sahipleri develerin bu hareketlerine ilgi duyup deve güreşlerini organize etmeye başlamışlar ve bu oyunları gelenek haline getirmişlerdir. İlk zamanlarda şahıslar arasında iddia yoluyla yapılan deve güreşleri zamanla genişleyerek zamanla toplumsal bir eğlence halin gelmiştir.

Aydın’ın İncirliova ilçesinde başlamış ve yaklaşık 200 yıldır ocak ayının ilk Pazar günü yapılmaktadır. Deve güreşlerinin amacı toplumsal dayanışma, topluma yararlı temel hizmet kuruluşlarının yapıtlarının çoğaltılması, korunması ve çoğaltılmasında büyük rol oynamaktadır. Bu organizasyonlarda elde edilen tüm gelirler kamu ve toplum kuruluşlarına aktarılmaktadır.

Güreşler ayak, orta, başaltı ve baş olmak üzere dört kategori altında toplanmaktadır. Her deve kendi kategorisinde güreşmek zorundadır. Güreş develeri Buhur adı verilen çift hörgüçlü erkek deveyle tek hörgüçlü yoz dişi devenin çiftleşmesinden meydana gelen erkek devedir. Bu develere Tülü adı verilir.Tülü adı verilen güreş develeri yaz ve sonbahar aylarında arpa, burçak,üzüm ve yulaf gibi kuvvetli besinlerle beslenip kış aylarına doğru kızmaya başlarlar. Kızmalarının sebebi ise dişilerini diğer erkek develerden kıskanmalarından kaynaklanmaktadır. Develerin kızmaya başlamasından sonra güreşler başlar ve Aralık, Ocak, Şubat, ve mart ayının sonuna kadar devam eder. Deve güreşlerinden bir gün önceki gece tanışmak dostlukları geliştirmek için Halı Gecesi adı verilen gece düzenlenir. Halı gecelerine sanatçılar eserleriyle yer alırken ayrıca yöresel oyunlar oynanır ve gelen misafirler ağırlanır. Açık arttırma ile halılar satışa çıkartılır. Güreşlerde güreşi idare eden bir orta hakem, neticeleri belirleyen 4 kişilik masa hakemleri, 10’ar kişiden oluşan müteşekkirler, 2 grup halinde bulunan develeri ayıran urgancılar, develerin ağızlarını bağlayan 3-4 kişilik ağız bağcıları vardır. Güreşler davul ve zurna eşliğinde yapılır. Sağ taraftan güreşen develere sağcı sol taraftan güreşen develere solcu adı verilir. Karşılıklı güreş esnasında her iki devenin birbirlerinin ayaklarına kenetlemesine çengel, rakibinin ayaklarına ağzı ve dişleriyle vurmasına tekci, rakibini göğsünün altına alarak bastırmasına bağcı denir.

28 Aralık 2007 Cuma

NİL NEHRİ


Büyük Yunan tarihçisi Heredot, Mısır’a yaptığı tek ziyaret sonrası “Mısır, Nil nehrinin bir hediyesidir,” demişti. Mısırlılar onun bu sözlerine hala tamamıyla inanıyor. Her yılın sonunda, Nil nehrinin su yüksekliği hakkında iyi sözler duymak için sabırsızlanıyorlar.

Nil, dünyanın en uzun nehridir (6.695 km). Afrika kıtasının üçte birini kaplar. Güneyden kuzeye doğru akar ve üç ana kolu vardır: Beyaz Nil, Mavi Nil ve Atbera. Nehrin en uzaktaki kaynağı Burundi'deki Doğu Afrika Göller Bölgesi'ndeki Kagera nehri olarak doğar ve Tanzanya, Ruanda, ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria gölüne katılır.

Asıl Nil nehri bu gölden Victoria Nili olarak çıkar. Kyoga ve Albert Göllerinden geçtikten sonra Albert Nili olarak yoluna devam eder. Nimule'de Sudan'a giren nehrin ana kolu, Melekal yakınında Bahrü'l Gazal ve Sobat Nehirleriyle birleştikleri yere kadar Bahrü'l Cebel, Mavi Nil Nehri ile birleştiği yere kadar da Beyaz Nil Nehri olarak anılır.

Mavi Nil Etiyopya'nın orta kesiminde doğar ve Beyaz Nil'e Hartum yakınlarında doğu kıyısından katılır. Asıl Nil son büyük kolu olan Atbera nehrini Hartum'un kuzeydoğusunda ve doğu kıyısından alır. Daha sonra kuzeybatıya doğru geniş bir S çizer. Bu arada üç çağlayanı aşarak Nasır Gölüne katılır. Bu gölü oluşturan Assuan Barajı'nın aşağısında Mısır içlerinde kuzeye doğru akar ve Kahire yakınlarında Nil deltası ile son bulur.

26 Aralık 2007 Çarşamba

YOSEMİTE ŞELALELERİ


Yosemite Şelaleleri, Dünya'nın beşinci en yüksek şalalesidir.

ABD'de Yosemite Milli Parkındadır. Toplam 739 m ile Sierra Nevada Dağları'nda yer alır ve üç eğim kırığından meydana gelir.

14 Aralık 2007 Cuma

UPSALA



İsveç'e çok sevdiğim arkadaşımı görmek için yaptığım seyahatta görme imkanı bulduğum Upsala, başkent Stockholm’a 70 kilometre.

İsveç’in dördüncü büyük kenti. Yemyeşil bir şehir, nerdeyse herkes bisikletli. Şehrin göbeğindeki park güzel havalarda insanların güneşin tadını çıkardığı enfes bir yer.

Yapay gölün kenarında başta ördekler olmak üzere çeşit çeşit hayvanlar insanın dikkatini çekiyor. Şehrin ortasından bir kanal geçiyor ve kenarlarda gezi gemileri var. Hava biraz daha sıcak olsa tekne keyfi kaçırılmazdı.

Hemen başınızı kaldırdığınızda ise Upsala Şatosu ve Katedral’ı hemen dikkati çekiyor.

Upsala Şatosu, Kral Gustav tarafından 1500 yılında yapılmış, bu tarihi yapının hemen yanında bir de sanat müzesi var. Bahçede tüm şehre hakim, tepede o yıllardan kalma topları görebilirsiniz. Bir de artık konuklarına büyük salonu restoran olarak hizmet veren Skokloster Şatosu var Upsala'da.

Katedral ise muazzam denecek bir yapı, 118 m uzunlukta ikiz kulesiyle dikkati çekiyor. İskandinavya’nın en görkemli kilisesi. Yapımı 175 yıl sürmüş. Kraliçe Kristina’nın altın şarap kadehi burada sergileniyor..Çevrede birkaç müze var.