2 Nisan 2008 Çarşamba

Akçakese


Akçakese köyü, Şile- Ağva yolu üzerinde bulunuyor

Akçekese’de tipik Karadeniz evleri dikkat çekiyor. Köyün harika bir kumsalı var. Kumsal köyden 1 km ileride. Bir zamanlar MTA’nın içinde altın tozu bulduğu kumsal, birbirinden güzel küçük koylar ve adacıklarla süslü. Adacıklara yürüyerek de çıkabilirsiniz. Deniz sığ ve güvenli. Kayalıklardan olta sallayıp şansınızı deneyebilirsiniz. Fotoğraf çekmek için zengin malzeme olduğunu, piknik yapılabilecek alanlar bulunduğunu unutmayın.

10 Şubat 2008 Pazar

THE MAIDEN'S TOWER


As the Maiden's Tower was remote and inaccessible, people did not have much information about what was lived in it, and they sufficed with telling interesting stories about the inside, and imagining. The first story about the Maiden's Tower was a love story told by Ovidius. This story, relating to the sad love of Hero and Leandros, begins with Hero leaving the tower. Hero is one of the holy women of Aphrodite, and love is banned for her.
She leaves the tower years later to attend a ceremony to be held at the Aphrodite temple, and there she meets Leandros. These two youngsters in love with each other, bless their love with Leandros visiting the tower at nights. The Maiden's Tower witnesses the devotion and the forbidden love of these two young people every night. On a stormy night when Leandros was swimming to the tower, the love light that Hero burnt was put out. Leandros losing his way in the darkens is buried in the waters of the Bosphorous. Hero, seeing that her lover dies, lets herself in the arms of the waters as well.

Other than this story on lovers that cannot meet, there is a snake story, similar to the Cleopatra's end. According to a prophecy, a king is to lose her beloved daughter at the age of eighteen, with a snakebite. Therefore, the king has this tower in the middle of the sea repaired, and places his daughter here. Proving that the fate cannot be escaped, a snake emerging from a grape basket sent to the tower, empties its poison to the princess. The king has an iron vault prepared for his daughter and places it above the gate of Hagia Sophia.

The last story is from the Ottoman times. It is the story about Battal Gazi raiding the Maiden Tower with his soldiers and taking away the hidden treasures and the daughter of Üsküdar Tekfur (Governor). Battal Gazi took the daughter of the tekfur and the treasury, and rode away from Üsküdar, on his horse. The expression "Atı alan Üsküdar'ı geçti" (He who took the horse is already past Üsküdar) is a reflection of this story. Another aspect of this story coming to the present is about the name of this tower. In reference also to the princesses in other legends, Turks named this tower Kız-Kulesi (the maiden's tower). The tower, which was called as Arkla (small castle) in the Antiquity and Damialis (calf), was also famous with the name Tour Leandros.

Currently it is "Kızkulesi" (the Maiden's Tower), and known with this name.

2 Ekim 2007 Salı

DOLMABAHCE PALACE


Dolmabahçe Palace was the first European-style palace in Istanbul and was built by Sultan Abdulmecid between 1842 and 1853, at a cost of five million Ottoman gold pounds, the equivalent of 35 tons of gold. 14 tons of gold was used only to adorn the interior ceiling of the palace. The world's largest Bohemian crystal chandelier, a gift from Queen Victoria, is at the center hall. The chandelier has 750 lamps and weighs 4.5 tons. Dolmabahçe has the largest collection of Bohemian and Baccarat crystal chandeliers in the world, and even the staircases are made of Baccarat crystal.
Dolmabahçe was originally a bay in the Bosphorus which was filled gradually during the 18th century
to become an imperial garden, much appreciated by the Ottoman sultans (and from here comes the name, dolma meaning 'filled' and bahçe 'garden').
Various summer palaces were built here during the 18th and 19th centuries on the site of the old coastal palace of Besiktas, by Garabet Amira Balyan and his son Nigoğayos Balyan. The Sultans moved here since the old Topkapı Palace lacked the modern luxuries that the Dolmabahçe could provide. The palace is composed of three parts; the Mabeyn-i Hümâyûn (or Selamlık; the quarters reserved for the men), Muayede Salonu (the ceremonial halls) and the Harem-i Hümâyûn (the Harem- the apartments of the family of the Sultan).
The palace has an area of 45,000 m² (11.2 acres), and contains 285 rooms, 46 halls, 6 baths (hamam) and 68 toilets. The famous Crystal Staircase has the shape of a double horseshoe and is built of Baccarat crystal, brass and mahogany. The palace includes a large number of Hereke palace carpets made by Hereke Imperial Factory. Also featured are 150-year-old bearskin rugs originally presented to the Sultan as a gift by the Tsar of Russia.

The palace is managed by Milli Saraylar Daire Başkanlığı (Directorate of National Palaces) bound to the Grand National Assembly of Turkey
. Dolmabahçe Palace Museum is open to public on weekdays from 9:00 to 15:00, except Mondays and Thursdays.
***
Mustafa Kemal ATATURK, the founder and first president of Turkey, spent his last years in the palace as his health deteriorated.
Atatürk died at 9:05 a.m. on november 10, 1938, in a room that is now part of the museum.

7 Eylül 2007 Cuma

İmrahor Mesire Yeri


Omanlık arazinin korunması ve su kaynaklarının değerlendirilmesi amacıyla kurulan İmrahor Göleti, aynı adı taşıdığı yerleşim yerine çok yakındır. Zamanla oluşan bitki ve canlı türleri bölgeyi neredeyse doğal bir park haline getirdi.

Mavi ve yeşilin içice girdiği mesire yeri tabiat severlerin hayli ilgisini çekmektedir. Göl kıyısında oluşturulan oturma ve yürüyüş alanları hizmete açıktır.

Özellikle hafta sonu başta aileler olmak üzere, okul, dernek ve işyerlerine ait gruplar tarafından tercih ediliyor, imrahor Göleti'nde suya girilmesi ve balık tutulmasına benzeri yerlerde olduğu gibi izin verilmiyor.

Ulaşım:

Gaziosmanpaşa'dan Tayakadın'a giden ana yolun 5. kilometresindeki imrahor Köyü sapağına girilir. Stablize yolu takiben hemen köyün üst kısmında yer almaktadır.

Tel: İstanbul Doğa Koruma ve Milli Parklar Mühendisliği 0212 262 77 10 Dahili= 24 84

19 Temmuz 2007 Perşembe

MESİRE ALANLARI



İstanbul’a çok yakın ve eşsiz doğa güzelliklerine sahip “yasal mesire alanları”ndan bazıları şöyle:

Avcıkoru:
Üsküdar-Şile TEM Otoyolunun Ömerli mevkiinde, zengin ağaç örtüsüne sahip mesire yerlerinin başında geliyor. Oturma alanlarıbulunmamasına rağmen genişliğiyle kalabalık grupları ağırlama ve dinlenme imkanı sunuyor. Patika yollarla ormanın içleri gezilip, farklı bitki ve böcek türleri keşfedilebilir.
Aydos:
Osmanlı imparatorluğu döneminde av alanı olarak kullanılan6 bin 620 dönümlük mesire yerinde gölet, piknik sahaları, büfe ve koşu parkurları bulunuyor.

Ayvat Bendi:
Ayvat Deresi üzerinde kurulu olan mesire yeri, tabiat ve fotoğraf meraklıları için zengin bir mekan olma özelliğine sahip.

Azizpaşa:
Maslak-Gültepe-Levent-Kağıthane-Eyüp gibi yerleşimlere yakınlığı, ilginç bitki örtüsü ve geniş piknik alanlarıyla tercih edilen bir bölge.

Belgrad Ormanları-Bentler:
Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrinsu ihtiyacını karşılamak amacıyla birbiri ardına inşa edilen, Topuzlu Bendi (1750), Valide Bendi (1796) ile 2. Sultan Mahmut Bendi (1839) burada bulunuyor. Mesire yerinde ormanın derinliklerine kadar uzanan yürüyüş parkurları ve bisiklet yolu yer alıyor.
Belgrad Ormanları-F.Rıfkı Atay Mesire Yeri:
Neşet Suyu ve Kömürcübent arasındaki 200 dönümlük alanda misafirlerini ağırlayan mesire yeri, ahşap oturma mekanlarıyla donatıldı. İçerisindeki mini futbol sahası bulunduran mesire yerinde yürüyüş parkurları da yer alıyor.

Belgrad Ormanları-Neşet Suyu Mesire Yeri:
Ulaşım kolaylığı ve Belgrad Ormanları’nın tam ortasındaki konumuyla yılın dört mevsimi tercih edilen mesire yeri, güzel suyunun yanı sıra, Büyükbent etrafında 8 kilometrelik koşu parkuru, temiz piknik alanları, kafeteryası ve otoparkı ile vatandaşlara ideal imkanlar sunuyor.

Binbaşı Mesire Yeri:
Zengin bir ağaç ve bitki örtüsüne sahip piknik alanında yürüyüş parkuru ve oturma mekanları dikkati çekiyor.

Büyükada:
Mesire yerinde 85 oda 200 yataklı tesisler bulunuyor.

Çatalca-M.Çakmak Mesire Yeri:
Çatalca’nın önemli dinlenme ve piknik yerlerinden biri olan mesire yerinde açık yüzme havuzu yaz aylarında hizmet veriyor.

Çilingoz Mesire Yeri:
Karadeniz kıyısında bulunan mesire yeri, balık tutma meraklıları için eşsiz bir seçenek oluşturuyor.
Değirmenburnu:
Heybeliada’da bulunan mesire yerinde aşıklar yolunda yürüyebilir, koşabilir veya hemen kenarında piknik yapabilirsiniz.

Dilburnu:
Adalar’da bulunan mesire yerinde, piknik, plaj, yürüyüşya da yelken gibi aktiviteler gerçekleştirilebilir.
Elmasburnu Mesire Yeri:
Karadeniz kıyısında bulunan mesire yeri, zıpkınla balık avcılığı için çok ideal. Mesire yerinin hemen karşısındaki Martı Adası, çok sayıda deniz kuşunu barındırıyor.

Fatih Çeşmesi:
250 dönümlük bir sahada kurulu olan mesire yeri, piknik alanları ile dikkati çekiyor.

Fatih Çocuk Ormanı:
Bisiklet, kros ve yürüyüş gibi aktivitelerdensonra havuzunda serinleyebilir, akşam yemeğinizi canlı müzik eşliğindeyiyebilirsiniz. Çam ağaçlarının altına uzanıp dinlenebilirsiniz.

Gazi Mahallesi:
İstanbul’un hemen yanı başında gözden kaçan güzelliklerinden biri. Alibeyköy Barajı olarak da bilinen mesire yeri, Gazi Mahallesi, Alibeyköy ve Yeşilpınar gibi yerleşimlere sınır olarak 785 dönüm üzerine kurulmuş. Oturma mekanları bulunmamasına rağmen yürüyüş ve piknik için uygun şartlara sahip.
Göktürk Göleti:
Dinlenme, gezi ve İstanbul’u çevreleyen geniş ormanlardan gelen suyu tutmak için 560 dönümde oluşturulan Göktürk Göleti, çevrenin önemli cazibe merkezlerinden biri. İSKİ’nin denetimindeki baraj gölü, görsel zenginliğinin yanı sıra dinlenme ve yürüyüş aktiviteleri için çok uygun. Fotoğraf alıp martıların maviyle yeşil arasında süren yaşamlarını görüntüleyebilirsiniz. Buna karşın göletlerde yüzme ve balık avcılığına risk taşıdığı için izin verilmiyor.

Göztepe:
İstanbul’u ve boğazı farklı bir panoramadan seyretmek istediğinizde, Anadolu yakasında mutlaka bulunmanız gereken noktalardan biri. Oturma masaları henüz bulunmamasına rağmen çam ağaçlarıyla çevrili düzlükler piknik için uygun.

Hacet Deresi:
Tuzla çevresinin önemli piknik alanlarından biri. Düzlük sahada küçük oyun bahçeleri ve oturma grupları var.

İmrahor:
İmrahor göletinde bulunan mesire yerinde oluşturulan oturma ve yürüyüş alanları hizmete açık. Özellikle hafta sonu başta aileler olmak üzere, okul, dernek ve işyerlerine ait gruplar tarafından tercih ediliyor. İmrahor Göleti’nde de suya girilmesi ve balık tutulması yasak.

Mehmet Akif Ersoy Mesire Yeri:
Sarıyer ve Levent gibi yerleşimlere yakınlığıyla önemli avantajlara sahip. Üstelik son derecegüzel restoran ve bakımlı oturma alanlarıyla kalabalık grupların konaklamasına imkan veriyor.

Mihrabad Mesire Yeri:
200 dönüm üzerine yayılan mesire yeri, oturma alanları, büfesi, koşu parkuru, çocuk parkı ve diğer birimleriyle günün her saati ziyaret edilebilir.

Tayakadın Mesire Yeri:
Yeşili, bakımlı üniteleri ve hizmet kalitesiyle Avrupa yakasının önemli buluşma noktası. Kendi imkanlarınızla yapacağınız piknik keyfinin yanı sıra, kafeteryasında hizmete sunulan mönüden yararlanabilirsiniz.

Taşdelen Mesire Yeri:
Çam, meşe, kayın ve köknar ağaçlarıyla kaplı 800 dönümlük mesire yerinde, orman içi yollarla çeşitli yönlere yürüyüş ve koşu yapma imkanı bulunuyor. Ailenizle oturup kendi sofranızı hazırlayabileceğiniz gibi, restoran ve büfe kısmından da yararlanabilirsiniz.



KORULAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluk alanındaki korular ise şunlar:
Florya Ormanı, Yıldız, Emirgan, Hacıosman, Kabataş, Hidiv, İdealtepe, Harem ve Gözdağı koruları, Küçükçamlıca, Büyükçamlıca.

Piknik yapabileceğiniz yasal mesire yerlerine ulaşım ve diğer konularda bilgi almak için İstanbul İl Çevreve Orman Bölge Müdürlüğü’nün “http://www.istanbulcevor.gov.tr” adresinden yararlanabilirsiniz

10 Temmuz 2007 Salı

TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ



Sultan Ahmet Meydanı batısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı (16yy.) 1983 yılından beri Türk ve İslam Eserleri Müzesidir. 19.yüzyılın sonunda başlayan kuruluş çalışmaları, 1913 yılında tamamlanmış ve müze, Mimar Sinan`ın en önemli yapılarından biri olan Süleymaniye Camii külliyesi içinde yer alan imaret binasında 1914`de "Evkaf-ı İslâmiye Müzesi" (İslâm Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır. Cumhuriyet`in ilanından sonra ise "Türk ve İslâm Eserleri Müzesi" adını almıştır.

Sultan sarayları dışında günümüze gelen tek özel saraydır. Kemerler üzerine yükseltilmiş yapı 3 taraftan ortadaki terası çevreler. Terastan müzenin ilk bölümüne merdivenlerle ulaşılır. Odalar ve salonlarda İslam dünyasının değişik ülkelerinde meydana getirilmiş nadir sanat eserleri sergilenmektedir. Taş ve pişmiş toprak, metal ve seramik objeler, cam eşyalar, el yazma kitaplar devirlerinin en kıymetli örnekleridir. Büyük salonların bulunduğu geniş camekanlı kısımda, 13-20 yy.ların el işi Türk halılarının şaheser örnekleri sergilenir. Bu eşsiz koleksiyon dünyanın en zengin koleksiyonudur. 13 yy. Selçuklu halıları ve sonraki asırlara ait diğer parçalar itina ile sergilenmişlerdir. Halı bölümünün alt katı son birkaç asrın Türk günlük yaşamı ve eserlerinin sergilendiği Etnoğrafik bölümdür.

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, 1984 yılında Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri Özel Ödülü`nü, 1985 yılında da Avrupa Konseyi-Unesco tarafından çocuklara kültür mirasını sevdirme konusundaki çalışmalarından ötürü verilen ödülü almıştır.

Halı Bölümü
Halı sanatının dünyadaki en zengin koleksiyonunu oluşturan halı bölümü ayrı bir önem taşımış ve müzenin uzun yıllar bir "Halı Müzesi" olarak ünlenmesine neden olmuştur. Müze, yalnızca Türkiye`nin değil, dünyanın en zengin halı koleksiyonuna sahiptir. Ender Selçuklu halılarının yanı sıra, 15. yüzyıla ait seccade ve hayvan figürlü halılar, 15.-17. yüzyıllar arasında Anadolu`da üretilen ve Batı`da "Holbein Halısı" olarak anılan geometrik desenli ya da kûfî yazıdan esinlenen halılar bu bölümün en değerli parçalarını oluşturur. İran ve Kafkas halıları, ünlü Uşak ve saray halı örnekleriyle zenginleşen Türk ve İslâm Eserleri Müzesi halı koleksiyonu bugün dünyada halı sanatı üzerine ciddi bir inceleme yapmak isteyenlerin başvurmaları gereken bir kaynaktır.
El Yazmaları ve Hat Sanatı Bölümü
7. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi yazma koleksiyonunun büyük bir bölümünü oluşturan Kur`an-ı Kerim`ler Müslümanlık`ın yayıldığı geniş coğrafi bölgelerden gelmektedir. Emevî, Abbasî, Mısır ve Suriye Tulunoğulları, Fatımî, Eyyubî, Memlûk, Moğol, Türkmen, Selçuk, Timurî, Safavî, Kaçar ve Anadolu Beylikleri ile Osmanlı hat sanatının yaratılarının bir arada izlenebildiği ender koleksiyonlardandır. Elyazmaları arasında, Kur`an`ların dışında, çeşitli konularda yazılmış (bazıları resimli) kitaplar, gerek konuları, gerek yazı stilleri, gerek ciltleri bakımından ilgi çekicidir. Osmanlı sultanlarının tuğralarını taşıyan fermanlar, beratlar, herbiri bir sanat eseri niteliğindeki tuğralar, Türk ve İran minyatürlü yazmaları, divanlar Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`ni, bu alanda da, dünyanın önemli müzelerinden biri durumuna getirmektedir.
Ahşap Eserler Bölümü
Bu koleksiyonun en önemli parçalarını 9.-10. yüzyıl Anadolu ahşap sanatının örnekleri oluşturmaktadır. Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminden kalan ender parçaların yanı sıra, Osmanlı Döneminin sedef, fildişi, bağa işlemeli ahşap eserleri, kakma sanatının eşsiz örnekleri, Kur`an cüzü muhafazaları, rahleler, çekmeceler bu zengin koleksiyonun ilgi çekici parçalarıdır.
Taş Sanatı Bölümü
Emevî, Abbasî, Memlûk, Selçuklu, Osmanlı dönemlerine ait, kimi motifli kimi figürlü, ama hemen hepsi yazılı taş eserler Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`nde bir araya getirilmiştir. Selçuklu Dönemi taş sanatının ender ve seçkin örnekleri, av sahneleriyle, sphenks, griphon, ejder gibi masal yaratıklarının yer aldığı figürlü mezar taşları, kûfî yazılı erken dönem taş eserler, Osmanlı hat sanatının bir uzantısı olan değişik üsluplarda yazılmış kitabeler gerek nitelik, gerek nicelik açısından önemlidir.
Keramik ve Cam Bölümü
1908-14 yılları arasında yapılan kazılarda bulunmuş keramik eserlerin ağır bastığı bu koleksiyonda Samarra, Rakka, Tel Halep, Keşan kaynaklı olanlar başta gelmektedir. Böylece Erken-İslâm Dönemi keramik sanatının aşamalarını Türk ve İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonunda izlemek mümkündür. Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemine ait, mozaik, mihrap ve duvar çinisi örnekleri ile Konya Kılıçaslan Sarayı alçı süslemeleri koleksiyonun bir başka önemli bölümünü oluşturmaktadır. Osmanlı çini ve keramik sanatı örnekleri, yakın dönem Kütahya ve Çanakkale seramikleri ile noktalanmaktadır. Cam koleksiyonu ise, 9. yüzyıl İslâm cam sanatı örnekleriyle başlayıp, 15. yüzyıl Memlûk kandillerini, Osmanlı Dönemi cam sanatı örneklerini kapsamaktadır.
Maden Sanatı Bölümü
Büyük Selçuklu İmparatorluğu dönemine ait, tarihli ender örnekler Anadolu Selçuklu döneminden havan, buhurdan, ibrik, ayna, dirhemlerle başlayan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Maden Sanatı Koleksiyonu, Cizre Ulu Camii kapı tokmakları ve İslâm maden sanatı alanında önemli bir yeri olan burç ve gezegen sembolleriyle bezeli figürlü 14. yüzyıl şamdanlarıyla önemli bir koleksiyon oluşturmaktadır. 16. yüzyıldan başlayıp, 19. yüzyıla ulaşan Osmanlı maden sanatı örnekleri arasında ise gümüş, pirinç, tombak, murassa (değerli taşlarla süslü) sorguç, kandil, gülabdan, buhurdan, leğen ve ibrikler yer almaktadır. Etnografya Bölümü
Uzun yıllar boyunca toplanan etnografik parçalar, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`nin İbrahim Paşa Sarayı`na nakliyle sergilenme olanağını bulmuştur. Müzenin en genç bölümü olan bu koleksiyonda, Anadolu`nun çeşitli bölgelerinden toplanmış halı-kilim tezgâhları, dokumalar, yün boyama teknikleri, halk dokuma ve işleme sanatı örnekleri, yöresel zenginlikleri içinde kostümler, ev eşyaları, el sanatları, el sanatı aygıtları, göçer çadırları kendilerine özgü mekânlar içinde sergilenmektedir.

ESKİ İSTANBUL EVLERİ





İstanbul'da, hanedana mensup kişilere, devlet büyüklerine ve varlıklı kesime ait büyük saraylar, köşkler, yalılar, kasırlar ve konaklara ilave olarak, halka ait evler de kent dokusunun ve görünümünün önemli öğelerinden olmuştur. Bu evler, bir yandan Anadolu'daki ev mimarisine, diğer taraftan da büyük yapılara benzeyen yanlarına rağmen, İstanbul'a özgü orijinal bir mimari tarzına sahiptirler.

Tipik bir İstanbul sokağı yanyana sıralı evlerin bulunduğu, kıvrımlı, eğri büğrü bir sokaktır. Burada yer alan evler genellikle bir veya iki katlıdır; etraflarını kuşatan yahut arka kısımlarında küçük bir bahçeye sahiptirler. 1660 yılındaki büyük yangından sonra hükümetin yasaklamasına rağmen İstanbul'da evler Cumhuriyete kadar genellikle ahşaptan yapılmaya devam etmiştir.

İstanbul'da en yaygın olan ev tipini şöyle tasvir edebiliriz: Biraz yüksekte bir bodrum üzerine iki katlıdır. Bodrumun yüksek yapılması nedeniyle giriş kapısına, birkaç basamakla ulaşılır. Zemin kat sokağa kapalıdır, bu nedenle az sayıda küçük pencereleri vardır. Bu pencerelerin dışında parmaklık veya ahşap kafesler bulunur. Zemin kat yaşama alanı değil, servis alanı olarak kullanılır.

Üst kat, bir çıkma ile alt katın üzerinden sokağa doğru taşar ki bu "cumba" olarak isimlendirilir. Üst katın cumbası ve pencereleri sokağı daha iyi görebilecek şekilde tasarlanmıştır. Üst kat yaşama alanıdır. Özellikle üst katta bulunan ve yabancılar tarafından "Türk Odası" olarak anılan büyük oda gündelik yaşamın büyük kısmının içinde yaşandığı bir mekandır. İçi, oturmak için sedirlerle kaplı bu odanın. en az iki duvarında çok sayıda pencere olur. Bu oda oturma, misafir ağırlama ve uyumanın dışında, yemek için de kullanılır. Yemek, odanın ortasında çok alçak bir sehpa üzerinde, yerde yenir. Bu odaların içerisinde bazan bir ocak ve "gusülhane" adı verilen yıkanma yeri de olabilmektedir.

İçleri ve dış yüzeyleri ahşap süslemelerle bezenmiş bu evlerin çatılarında da ahşap saçaklar vardır.1950'li yıllardan itibaren hızlanan göç nedeniyle bu evlerin bir çoğu yerlerine daha çok katlı apartmanlar yapılması maksadıyla yok edilmiştir. Fakat günümüzde hala Süleymaniye, Üsküdar, Boğaziçi, Kadırga ve Kocamustafapaşa semtlerinde bu tür eski İstanbul evleri bulunmaktadır.

9 Temmuz 2007 Pazartesi

BEYOĞLU

Asmalı Mescit, nam-ı diğer Tünel’i, Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve çevresindeki sokaklar bambaşka bir İstanbul sunar. Beyoğlu’nun “Pera” adıyla anıldığı günlerde sosyetenin uğrak yeriydi. Alışverişler buralardaki lüks mağazalardan yapılır, cadde üzerindeki cafe ve pastanelerde yorgunluk atılır, belki bir sinema veya tiyatroya gidilirdi. Günbatımından sonra farklı bir görünüm kazanırdı Pera. Ünlü kabadayıların kol gezdiği, bilmeyenlerin girmekten çekindiği pavyonların, randevuevleri ve batakhanelerin dizildiği karanlık arka sokakları nice aşk öykülerine, cinayetlere, sıradışı insanlara ve büyük düşlere tanık olmuştu. Pera, değişen İstanbul ile birlikte farklı bir kimlik kazanarak “Beyoğlu” oldu. Alışveriş merkezi özelliğini korurken ünlü meyhaneleri, kitapçıları, sanat galerileri ile kültürün de merkezi oldu. Türk sineması burada doğdu ve bir sokağa da adını verdi.

Değişen İstanbul ile birlikte sinemacılar “Yeşilçam Sokağı”nı terketmedi. Figüranlar Kahvesi, halen rol bekleyen karakter oyuncularının buluştuğu bir mekandır. Beyoğlu Belediye Başkanlığı, tarihi değişim süreci içinde kaybolan bir görüntü olan Tramvayları müzelerden çıkartıp sefere sokmasıyla günümüz Beyoğlu’su geçmişle geleceği bir arada yaşatmaktadır.

PIERRE LOTI


Eyüp Sultan Camii'nin yanındaki mezarlıkların arasından upuzun merdivenleri tırmanmaya başlarken, bir yandan Haliç'i seyrediyor, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru soluyorsunuz. Yolun sonunda karşınıza tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkıyor. Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip kahve eşsiz manzarasıyla sizi alıp eski zamanlara, Cenevizlilere, Osmanlılara götürüyor.

19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen, Fransız yazar Pierre Loti kahveyi mekan tutmaya başladıktan sonra Pierre Loti Kahvesi olarak anılmış, yıllardır aşıkların, kendisiyle buluşmak ve şehirden kaçarak spritüel bir huzur solumak isteyenlerin durağı olmuştur.

Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve oryantalistdir.
Deniz subayı olan Loti, Türkiye'ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış, Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi de o yıllarda keşfetmiş. Haliç'in büyüsü mü bilinmez ama, Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış.
Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış. Pierre Loti aynı isimli romanında Aziyade'ye olan aşkını gizlememiş. İşte o gün bugündür kahvenin adı Pierre Loti olarak anılmış.
Kahvenin bulunduğu tepeye de Loti'nin anısı Pierre Loti Tepesi adı verilmiş. Bu tarihi kahvenin hemen bitişiğindeki eski merdivenlerden çıkınca sağ tarafta, istanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 1997 yılında Pierre Loti Tepesi'ndeki yapıları istimlak ederek bölgeyi turizme kazandırmak amacıyla başlattığı projenin ürünleri karşımıza çıkıyor; metruk evlerin yerine Osmanlı-Türk mimarisine uygun yapılan ahşap konaklar. Mevcut yapıları muhafaza edilen turistik kompleksin yapımı 2000 yılında tamamlandı. Otel olarak hizmet veren altı konağa, Pierre Loti'ye yakın semtlerin isimleri verilmiş; Ayvansaray, Sütlüce, Eyüp, Balat, Hasköy ve Fener konakları.

Turquhause Butik Otel olarak turizme açılan konaklar 68 odalı ve130 yatak kapasitesine sahip. Tarihi konaklarda bir gece konaklamanın bedeli 60-100 dolar arasında değişiyor. İç mekanlar tesislerin içinde bulunduğu tarihi atmosfere uygun objelerle dekore edilmiş. Restoran ve kafenin tavanları kalemkarlar ve nakkaşlar tarafından özenle süslenmiş.
Tesisin bulunduğu bahçe zevkli bir peyzaj çalışmasıyla ziyaretçilerin rahatça gezebilecekleri bir alana dönüştürülmüş.

Pierre Loti'de konakların yanı sıra tarihi eserlerde restore edilmiş. Örneğin, 250 yıl önce İdris-i Bitlisi tarafından yaptırılan Sıbyan Mektebinin restorasyonu tarihi mimari'nin korunmasına katkı açısından önemli. Bahçedeki Niyet Kuyusu'na iki rekat namaz kılıp, niyet duasını okuduktan sonra gelenler kuyunun içine baktıklarında kaybettikleri değerli bir şeyin nerede olduğunu gördüklerine inananlar, bu umutla hâlâ kuyunun içini gözleyenler var.
Tesisin girişinde Attan Düşen Ali Paşa'nın kabri de bulunuyor. Rivayete göre , rahmetli Paşa'nın padişahla arası açılmış, görevinden azledilmiş. Bir süre sonra padişah tarafından iade-i itibara mazhar olmuş ancak bu kez attan düşüp vefat etmiş.

Pierre Loti Turistik Tesisleri'ne gelenler Halic'in muhteşem siluetini izlemenin yanı sıra Miniatürk'ü yukarıdan görme şansına da sahipler.

8 Temmuz 2007 Pazar

RUMELİ HİSARI


Sarıyer ilçesi sınırları içinde ve bulunduğu mevkiye adını veren hisar, otuz dönümlük (30.000 m²) bir alanı kapsamaktadır. Anadoluhisarı`nın karşısında İstanbul Boğazı`nın en dar (850 m.) ve akıntılı kısmında inşa edilmiş muhteşem bir anıt-eserdir.

Bölgenin ve civarın antik devirde "Hermaion" adıyla anıldığı bilinmekte ise de, tarihçi Dukas bundan söz etmemekte ve hisar yeri olarak "Sostenion" un (İstinye) aşağısında, Fonea adıyla bilinen bir dağın yamacını göstermektedir. Rumelihisarı`nın adı: Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice-Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir. Bu adı Dukas karıştırarak Kefalokoptis biçiminde kullanmışsa da, ondan başka hiç kimse bu adı kullanmamıştır.

Büyük Zağanos Kulesi ile Küçük Zağanos Paşa Kulesi`nde yer alan iki kitabeye göre hisar, takriben dört ay gibi kısa bir sürede yapılmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi`ndeki "Şerh-i Tecriyd-i Ataik" adlı eserde ise eserin 139 günde bitirildiği kaydı vardır.

Yapımda kullanılan keresteler İzmit ve Karadeniz Ereğlisi`nden; taşlar Anadolu`nun değişik yerlerinden ve spoliler (devşirme parça taş) çevredeki harap Bizans yapılarından elde edilmiştir. Bazı tarihlerde yapımında 1000 usta, 2000 amele ve çok sayıda nakliyeci biçiminde yuvarlak rakamlar geçmekte ise de, Mimar E.H. Ayverdi yüzeysel hesapla bunu 300 usta, 700-800 amele ve 200 arabacı, kayıkçı, nakliyeci vd. taife olarak yazmaktadır.

Dağ Kapısı, Dizdar Kapısı, Hisarpeçe Kapısı ve Sel Kapısı olmak üzere dört esas ve Mezarlık Kapısı adında bir tali kapısı vardır. Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve küçük Zağanos Paşa adında bir ufak toplam dört kulesi; 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır. Biri tıkalı iki su mecrası, ikisi kaybolmuş üç çeşmesi vardır. Camiden günümüze yalnızca yıkık minaresi kalmıştır. Yapı, 1509 depreminde büyük zarar görmüş ancak hemen onarılmıştır.

III. Selim (1789-1807) Döneminde de bir onarım gördüğü bilinmektedir. Ancak esaslı onarım, 1953 yılında devrin cumhurbaşkanı Celal Bayar`ın talimatları ile üç Türk bayan mimar Cahide Tamer, Selma Emler ve Mualla Anhegger-Eyüboğlu`nun yaptığı restorasyonla gerçekleşmiştir.

Müzede açık teşhir yapılmaktadır, ancak sergi salonu ve depo bulunmamaktadır. Toplar, gülleler ve Haliç`i kapattığı söylenen zincirin bir parçasından oluşan eserler, bahçede teşhir edilmektedir.

KAPALIÇARŞI



Kapalıçarşı, İstanbul kentinin merkezinde yer alan dünyanın en eski ve büyük kapalı çarşısıdır.
Kapalıçarşı'nın temeli 1461 yılında atılmıştır.
Dev ölçülü bir labirent gibi, 30.700 metrekarede 60 kadar sokağı, 3600'den fazla dükkânı ile Kapalıçarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir.
Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür.
İçinde son zamanlara kadar 5 cami, 1 okul, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 akarsu, 1 sebil, 1 şadırvan, 18 kapı, 40 han vardı.
15. yüzyıl'dan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alışveriş merkezi haline gelmiştir. Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşya, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu. Geçen yüzyılın sonlarında deprem ve birkaç büyük yangın geçiren Kapalıçarşı eskisi gibi onarılmışsa da, geçmişteki özellikleri değişikliğe uğramıştır.

Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasının, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu. Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır. Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır. Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur. Oldukça küçük olan bu dükkânlar değişik fiyat ve pazarlıkla satış yaparlar. Kapalıçarşı renk ve atraksiyon olarak her ne kadar eski canlılığını koruyor ise de, 1970’li yıllardan itibaren İstanbul’u ziyarete gelen turist gurupları için alışveriş olanakları, çarşının ana girişindeki modern ve büyük kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Haliç kıyısındaki Mısır Çarşısı da daha küçük ölçüde bir kapalı çarşıdır.
Galata semtinde 15. yüzyıl'da kalma diğer bir küçük kapalı çarşı da halen kullanılmaya devam etmektedir.
Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır. Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırır. Çarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır. El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir. Bunlar kalite ve orijin belgeleri ile satılır ve dünyanın her tarafına garantili gönderme yapılır. Halı ve mücevheratın yanında meşhur Türk işi gümüşten yapılmış eserler, bakır, bronz hediyelik ve dekoratif eşya, seramik, oniks ve deriden mamul, üstün kaliteli, Türkiye hatıraları zengin bir koleksiyon oluştururlar.

Anakapıları: Beyazıt, Çarşıkapı, Çuhacıhan, Kuyumcular, Mahmutpaşa, Nuruosmaniye, Örücüler, Sepetçihan, Takkeciler, Tavukpazarı, Zenneciler.
Hanlar: Ağa, Alipaşa, Astarcı, Balyacı, Bodrum, Cebeci, Çukur, Evliya, Hatipemin, İçcebeci, İmamali, Kalcılar, Kapılar, Kaşıkçı, Kebapçı, Kızlarağası, Mercan, Perdahçı, Rabia, Safran, Sarnıçlı, Sarraf, Sepetçi, Sorguçlu, Varakçı, Yağcı, Yolgeçen, Yolgeçen, Zincirli

GALATA KULESİ


1348 yılında Cenevizliler tarafından Galata surlarına ek olarak yapılmıştır.
1402 yılında 4. Haçlı seferinde geniş çapta tahrip edilmişti. 1445-1446yılları arasında kule yükseltilmiştir.
Osmanlı hükümdarı II. Murat ile yakın ilişkiler kuran Cenevizliler padişahın yardımıyla kulenin yanına ikinci bir kule inşa etmiş ve kuleye de II. Murat'ın adını vermişlerdir.

Galata Kulesi Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Yeniçeriler tarafından kullanılıyordu. Kule 16. yy'da Kasımpaşa'daki donanmada tutsakların barındırıldığı yerdi.

II. Selim döneminde (1566-1574) Galata Kulesi asıl gözlemevi Pera'da olan Türk Astronomu Takiuddin tarafından yenilerek gözlemevi olarak kullanıldı. Daha sonraki yüzyılda II. Mustafa döneminde (1695-1703) Şeyhülislam Feyzullah Efendi bir Cizvit papazı ile birlikte Kulede bir gözlemevi kurmaya çalıştıysa da bu çabaları 1703 yılında öldürülmesiyle yarım kaldı.

Galata Kulesi Osmanlı döneminde, çeşitli sebeplerle, fakat özellikle 1794 yılındaki (III. Selim dönemi) büyük Galata yangını nedeniyle II. Mahmut tarafından 1832 de yeniden yaptırıldı. Kulenin konik tepesi. 1875 yılında bir fırtınada uçtu ve daha sonraki restorasyon sırasında yenilenmedi. Bundan sonra kule 1964'e kadar yangın kontrol istasyonu olarak kullanıldı ve 1967 de turistik hizmete açılana kadar restorasyon için kapalı kaldı. Bu restorasyon sırasında Osmanlı döneminde yapılan değişiklikler de göz önüne alınarak Cenevizliler dönemindeki yapıya daha uygun olması için konik tepe tekrar eklendi.

Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 77,25 metredir. Yapılan statik hesaplamalara göre kulenin ağırlığı yaklaşık 10.000 tondur. Duvarlarının kalınlığı ise 3,75 metredir. Derinliğinde bulunan çukurların altındaki kanalda birçok kafatası ve kemik bulunmuştur. Orta boşluğun bodrumu zindan olarak kullanılmıştır. Kulenin kalın gövdesi işlenmemiş moloz taşındandır.

Hazerfan Ahmet Çelebi
Hazerfan Ahmet Çelebi Osmanlı döneminde 17. yy'da İstanbul'da yaşamış ve yaptığı kanatlarla uçmayı başarmış ilk havacıdır.
Leonardo Da Vinci'nin kuşların uçuşuyla ilgili yaptığı çalışmalardan etkilendiği sanılmaktadır. Galata kulesinden uçarak boğazı geçmiştir. Hazerfan'ın arkadaşlarından Lagari Hasan Çelebi'de ilk uçuşunu konik tepeli içi barut dolu bir roket ile yapmıştır. Ahmet Çelebi'ye çok bilgili olması nedeniyle "1000 bilim" anlamına gelen Hazerfan ismi verilmiştir.

Uçmayla ilgili ilk çalışmalarında onuncu yüzyılda yaşamış Türk bilim adamı İsmail Cevheri'den etkilenmiştir. Çelebi Cevheri'nin buluşlarını dikkatle inceleyip birçok defa denedikten sonra Galata Kulesi'ne tırmanıp kendini rüzgara bırakmış Boğaz'ı geçerek Anadolu yakasında Üsküdar sırtlarına konmuştur. Bu olay büyük sansasyon yaratmıştır.
Sultan IV. Murat önceleri bu işten çok memnun olsa da daha sonra Şeyhülislam tarafından aklı çelinmiştir. Hazerfan Cezayir'e sürülmüş ve orada 31 yaşında ölmüştür.

Bugün İstanbul'daki önemli havaalanlarından birine Hazerfan adı verilmiştir.

1 Temmuz 2007 Pazar

TELLİ BABA TÜRBESİ


Rumelikavağı'nda bulunan Telli Baba Türbesi'nin yapım tarihi ve burda yatan zatın kim olduğu bilinmemektedir.
Bir rivayete göre asıl adı İmam Abdullah Efendi olan Telli Baba, Fatih devrinde orduda tabur imamı iken şehit olmuş. 80 yıl önce hastalıklı bir genç kızın onu rüyasında görmesiyle birlikte mezarı ortaya çıkarılmış. O günden sonra iyileşen genç kızın peşinden birçok insan bu türbeyi ziyaret etmiş.

İstanbul'un en popüler ziyaretgahlarından biridir. Evlenmek isteyen gençler veya aileleri burayı ziyaret edip, gelin teli adarlar. Dilekleri gerçekleşenler düğün öncesi türbeye tekrar gelip adadıkları teli bırakırlar. Bu yüzden türbe gelinlik ve damatlıklarıyla ziyarete gelen genç çiftlerle dolup taşmakta, türbe ise gelin telleri ile süslü ilginç bir görüntü sunmaktadır.

22 Haziran 2007 Cuma

YEREBATAN - BAZİLİKA SARNICI




İstanbul en sık kuşatma tehlikesiyle karşılaşan şehirlerden biriydi. Kuşatma süresince yaşanan en önemli sorun da yiyecek ve içecek kaynaklarının tükenmesiydi. Sarnıc, Roma ve Bizans İmparatorları'nın bu sorunu çözmek için yaptırdığı sarnıçların en büyüğüdür. 532 yılında Justinianus tarafından inşa ettirilen Yerebatan Sarnıcı, Stoa Bazilikası'nın altında yer aldığı için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

80.000 metreküp su alabilen ve 140´70 metrekarelik bir alana yayılan sarnıç, 6. yüzyılda Justinianos tarafından öncelikle saray ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılmıştır. 336 sütundan bazılarında oyma süslemeler vardır.
Osmanlı'da akan su sevilir, duran su içilmezdi. Bu nedenle, Osmanlı'nın fethinden sonra, bir yüzyıl içinde unutulan sarnıçın suyu, saray bahçelerini sulamakta kullanıldı. 1985-1988 arasında sarnıç restore edildi ve sütunlar arasına gezi yolları yapıldı. Ses ve ışık efektleriyle sütunların etkileyici perspektifi ortaya çıkarıldı. İki sütunun tabanını oluşturan pagan kalıntıları olan Medusa kafalarının, hıristiyanlar tarafından ebediyen suyun altında gizlenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Sarnıçta toplanan yağmur suyunda yaşayan sazan balıklarının dekoratif ve kirlenmeye karşı bir önlem olduğu sanılmaktadır.

HİPODROM


Şehrin ilk kurulduğu akropol surlarla çevrili, tipik bir Akdeniz ticari yerleşimiydi. Roma devrinde bu merkez genişletilerek, yenilenmiştir. Günümüze çok az kalıntıları kalan Roma devri önemli yapıları ve abideleri Hipodrom çevresinde inşa edilmişti.

“Büyük Saray” diye bilinen İmparatorluk Sarayı Hipodromun yanından başlar, aşağılara, deniz kenarına kadar uzanırdı. Bu Saraydan günümüze bir büyük salonun yer mozaik panosu gelebilmiştir.
Şehrin en önemli meydanı Agusteion ve burası ile cadde arasında Milerium zafer takı bulunurdu. Cadde Roma’ya kadar uzanan yolun başlangıcı idi ve ilk km taşıda buradaydı. Hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idare ve sosyal merkezler bu civara yerleşmişlerdi. Semt Bizans ve Türk devirlerinde de merkezi önemini devam ettirmiştir. İstanbul’un en önemli abideleri Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yere Batan Sarnıcı burada, Hipodromun çevresindedirler. Şehrin ana caddeleri (aşağı limana inen ve batıya şehir surlarına doğru gidenler) Hipodromdan başlar ve yamaçları takip ederdi. Yol kenarları ticari kuruluşlar ve ikametgahlarla çevrili idi. Yan yollar dar ve bazıları basamaklarla yokuş aşağı uzanırlardı. Anayol kaldırımları bazen iki katlı, galerili inşaa edilmişlerdi.

Yol boyu geniş meydanlardan ayrılan sapaklarla sur kapılarına ulaşılırdı. Ana cadde “Mese” diye anılırdı. Surlarda Altın Kapı yolu “Via Egnetia” Roma’ya, giden yoldu. “Hipodrom” at binenlerin, atların meydanı anlamına gelir. Roma İmparatoru Septimius Severus”un 2.yy. sonlarına inşa ettirdiği hipodrom Büyük Konstantin tarafından devasa ölçülerde genişletilmişti. Bazı tarihçiler 30, bazıları da 60 bin seyirci kapasitesinde olduğunu bildirirler. 2 veya 4 atın çektiği arabaların yarışları esas gösterilerdi. Roma İmparatorluğu ve sonradan Bizans İmparatorluğu devrinde hipodrom şehrin toplantı, eğlence, heyecan ve spor merkezi olarak 10 yy’a kadar önemini sürdürmüştü. 1204 Latin istilası ile beraber, şehrin bir çok diğer abideleri gibi burası da önemini yitirmişti. Araba yarışları yanında, müzisyen toplulukları, dansözler, akrobatlar, vahşi hayvanlarla kavga gösterileri, toplantılar yapılırdı. Bütün bu faaliyetler için ise Roma devrinde bol tatil günleri mevcuttu.

Dev ölçüde bir U harfi şeklinde olan hipodromun doğu uzun tarafında, damında 4 bronz at bulunan, balkon şeklinde, imparator locası yer alırdı. Ortada, hipodromun kum kaplı sahasını ikiye bölen, arabaların etrafında yarıştığı alçak bir duvar, bu duvarın üstünde de İmparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilen abideler ve meşhur at yarışçıları ile atlarının heykelleri bulunurdu. Şöhretli bir araba yarışçısı akla gelebilecek her türlü maddi olanak içinde yüzerdi. Yarışçılar yeşil-mavi-sarı-kırmızı gibi politik güçleri de olan takımlara ayrılmışlardı. Zaman, zaman yarışlara politika karışır, karşılıklı güçlerin mücadeleleri korkunç katliamlara dönüşebilirdi.

Hipodrom günümüze zemini 4-5 metre yükselmiş ve kalabilmiş 3 abide ile gelmiştir.
Bunlar Mısır’dan getirilen Obelisk, Yılanlı Sütun ve Örme Obelisktir. Türk devrinde, bu meydanda bazen, eski günlerindeki zengin gösteriler gibi, çeşitli festival ve gösteriler tertiplenmişti. Hipodrom’un batısında, Sultan Ahmet Camii’nin karşısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı 16. yy. zengin ve tipik özel sarayların günümüze gelen tek örneğidir. Bu güzel yapı Türk ve İslam Eserleri müzesi olarak ziyarete açıktır. Muazzam Hipodromdan günümüze yuvarlak güney ucu gelmiştir. Büyük kemerlerle donatılmış tuğla bir yapıdır. Sonraki devirlerde Hipodromun taş blokları ve sütunlarının tamamı başka yapılarda kullanılmıştır. Hipodrom girişi sağındaki parkta 4-5 yy. ait özel saray kalıntıları, az ilerisinde de Aya Öfemiya Bizans Kilisesinin kalıntıları bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde de pek çok ayaklanmaya sahne olan Hippodrome, bu dönemde cirit oynanan, şahsade sünnetlerinin yapıldığı eğlence alanı olarak kullanıldı. İki kapıkulu ocağı olan yeniçeri ve sipahiler burada savaştılar, Vaka-i Vakvakiye'nin sonunda yaşanan asılmalar burada yaşandı, I. Dünya Savaşı sonunda işgal altında yapılan ve yazar Halide Edip'in de konuştuğu siyasi mitige de ev sahipliği yaptı.

DOLMABAHÇE SARAYI




Dolmabahçe Sarayı'nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Boğaziçi'nin büyük bir koyuydu. Osmanlı Kaptan Paşalarının gemilerini demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bataklık haline gelmiş ve 17'nci yüzyıldan itibaren başlayarak doldurulmuş, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürülmüştü. Bu bahçede, çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anıldı. Beşiktaş Sahil Sarayı, Abdülmecit döneminde (1839-1861), kullanışsız olduğu gerekçesiyle ve 1843 yılından itibaren bölüm bölüm yıktırıldı. Aynı yıllarda, Dolmabahçe Sarayı'nın 15.000 m2'lik bir alanı kaplayan temelleri, meşe kazıklar ve ağaç hasırlar üstünde yükselmeye başladı.

Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyan’ın eseridir. Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Sarayının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı 3 katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü 2 abidevi kapısı vardır.

Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır.
Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler. Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı.

Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârların bölümleri bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmişti. Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullanılan sarayda en önemli olay 1938’de Atatürk’ün ölümüdür. Halkın ziyaretine açık tutulan Atatürk’ün naşı buradan Ankara’ya gönderilmişti. Halen saraydaki saatler bu büyük Türk’ün anısına ölüm saatinde durdurulmuştur. Dolmabahçe sarayı haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olup, görülmesi şart olan İstanbul hazinelerinden bir diğeridir.

KIZ KULESİ












Kız Kulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir.

Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit'in rahibelerindendir ve aşkla yasaklıdır. Hero yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye yüzerek gelmesi ile aşklarını kutsarlar.
Kız Kulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero'nun, Leandros'un yolunu bulması için yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularında boğulur. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kız Kulesi'nden boğazın sularına bırakır.


Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra
'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı bir "Yılan" hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızının onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

En son anlatılan hikaye ise Osmanlı dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi
'nin askerleri ile Kız Kulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Evliya Çelebi'nin notlarına göre Arap komutan Battal Gazi İstanbul’u Bizans’ın elinden almak için Emevi ordularıyla birlikte gelir, Kız Kulesi önündeki kıyıya mevzilenir. Bir süre sonra Battal, İstanbul’un Asya kıyılarında kontrolü ele geçirince dönemin İstanbul tekfuru kızını ve hazinesini Kız Kulesine saklar ama Battal Gazi çoktan tekfur kızına gönlünü kaptırmıştır. Bir gece Kız Kulesine girmeyi başarır. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir. Daha sonra Tekfur'un kızını Afyon'a kaçırır ve bir kaleye yerleştirir. Fakat bir gece Battal Gazi kalenin dışında uyurken, kaledeki sevgilisi düşman askerlerinin geldiğini görür ve Battal'ı uyandırmak için taş atar ama ne yazık ki o taş Battal'ı şehit eder.Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir.
Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız Kulesi ismini vermişlerdir.