2 Nisan 2008 Çarşamba
Akçakese
Gönderen MEL zaman: 15:51 0 yorum
Etiketler: İSTANBUL, YAKIN İSTANBUL
10 Şubat 2008 Pazar
THE MAIDEN'S TOWER
She leaves the tower years later to attend a ceremony to be held at the Aphrodite temple, and there she meets Leandros. These two youngsters in love with each other, bless their love with Leandros visiting the tower at nights. The Maiden's Tower witnesses the devotion and the forbidden love of these two young people every night. On a stormy night when Leandros was swimming to the tower, the love light that Hero burnt was put out. Leandros losing his way in the darkens is buried in the waters of the Bosphorous. Hero, seeing that her lover dies, lets herself in the arms of the waters as well.
2 Ekim 2007 Salı
DOLMABAHCE PALACE
Dolmabahçe was originally a bay in the Bosphorus which was filled gradually during the 18th century to become an imperial garden, much appreciated by the Ottoman sultans (and from here comes the name, dolma meaning 'filled' and bahçe 'garden').
Various summer palaces were built here during the 18th and 19th centuries on the site of the old coastal palace of Besiktas, by Garabet Amira Balyan and his son Nigoğayos Balyan. The Sultans moved here since the old Topkapı Palace lacked the modern luxuries that the Dolmabahçe could provide. The palace is composed of three parts; the Mabeyn-i Hümâyûn (or Selamlık; the quarters reserved for the men), Muayede Salonu (the ceremonial halls) and the Harem-i Hümâyûn (the Harem- the apartments of the family of the Sultan).
The palace has an area of 45,000 m² (11.2 acres), and contains 285 rooms, 46 halls, 6 baths (hamam) and 68 toilets. The famous Crystal Staircase has the shape of a double horseshoe and is built of Baccarat crystal, brass and mahogany. The palace includes a large number of Hereke palace carpets made by Hereke Imperial Factory. Also featured are 150-year-old bearskin rugs originally presented to the Sultan as a gift by the Tsar of Russia.
The palace is managed by Milli Saraylar Daire Başkanlığı (Directorate of National Palaces) bound to the Grand National Assembly of Turkey. Dolmabahçe Palace Museum is open to public on weekdays from 9:00 to 15:00, except Mondays and Thursdays.
***
Mustafa Kemal ATATURK, the founder and first president of Turkey, spent his last years in the palace as his health deteriorated.
Atatürk died at 9:05 a.m. on november 10, 1938, in a room that is now part of the museum.
7 Eylül 2007 Cuma
İmrahor Mesire Yeri
19 Temmuz 2007 Perşembe
MESİRE ALANLARI
10 Temmuz 2007 Salı
TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ
ESKİ İSTANBUL EVLERİ
Tipik bir İstanbul sokağı yanyana sıralı evlerin bulunduğu, kıvrımlı, eğri büğrü bir sokaktır. Burada yer alan evler genellikle bir veya iki katlıdır; etraflarını kuşatan yahut arka kısımlarında küçük bir bahçeye sahiptirler. 1660 yılındaki büyük yangından sonra hükümetin yasaklamasına rağmen İstanbul'da evler Cumhuriyete kadar genellikle ahşaptan yapılmaya devam etmiştir.
İçleri ve dış yüzeyleri ahşap süslemelerle bezenmiş bu evlerin çatılarında da ahşap saçaklar vardır.1950'li yıllardan itibaren hızlanan göç nedeniyle bu evlerin bir çoğu yerlerine daha çok katlı apartmanlar yapılması maksadıyla yok edilmiştir. Fakat günümüzde hala Süleymaniye, Üsküdar, Boğaziçi, Kadırga ve Kocamustafapaşa semtlerinde bu tür eski İstanbul evleri bulunmaktadır.
9 Temmuz 2007 Pazartesi
BEYOĞLU
Asmalı Mescit, nam-ı diğer Tünel’i, Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve çevresindeki sokaklar bambaşka bir İstanbul sunar. Beyoğlu’nun “Pera” adıyla anıldığı günlerde sosyetenin uğrak yeriydi. Alışverişler buralardaki lüks mağazalardan yapılır, cadde üzerindeki cafe ve pastanelerde yorgunluk atılır, belki bir sinema veya tiyatroya gidilirdi. Günbatımından sonra farklı bir görünüm kazanırdı Pera. Ünlü kabadayıların kol gezdiği, bilmeyenlerin girmekten çekindiği pavyonların, randevuevleri ve batakhanelerin dizildiği karanlık arka sokakları nice aşk öykülerine, cinayetlere, sıradışı insanlara ve büyük düşlere tanık olmuştu. Pera, değişen İstanbul ile birlikte farklı bir kimlik kazanarak “Beyoğlu” oldu. Alışveriş merkezi özelliğini korurken ünlü meyhaneleri, kitapçıları, sanat galerileri ile kültürün de merkezi oldu. Türk sineması burada doğdu ve bir sokağa da adını verdi.
Değişen İstanbul ile birlikte sinemacılar “Yeşilçam Sokağı”nı terketmedi. Figüranlar Kahvesi, halen rol bekleyen karakter oyuncularının buluştuğu bir mekandır. Beyoğlu Belediye Başkanlığı, tarihi değişim süreci içinde kaybolan bir görüntü olan Tramvayları müzelerden çıkartıp sefere sokmasıyla günümüz Beyoğlu’su geçmişle geleceği bir arada yaşatmaktadır.
PIERRE LOTI
Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış. Pierre Loti aynı isimli romanında Aziyade'ye olan aşkını gizlememiş. İşte o gün bugündür kahvenin adı Pierre Loti olarak anılmış.
Tesisin bulunduğu bahçe zevkli bir peyzaj çalışmasıyla ziyaretçilerin rahatça gezebilecekleri bir alana dönüştürülmüş.
8 Temmuz 2007 Pazar
RUMELİ HİSARI
KAPALIÇARŞI
Kapalıçarşı'nın temeli 1461 yılında atılmıştır.
Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasının, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu. Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır. Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır. Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur. Oldukça küçük olan bu dükkânlar değişik fiyat ve pazarlıkla satış yaparlar. Kapalıçarşı renk ve atraksiyon olarak her ne kadar eski canlılığını koruyor ise de, 1970’li yıllardan itibaren İstanbul’u ziyarete gelen turist gurupları için alışveriş olanakları, çarşının ana girişindeki modern ve büyük kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Haliç kıyısındaki Mısır Çarşısı da daha küçük ölçüde bir kapalı çarşıdır.
Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır. Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırır. Çarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır. El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir. Bunlar kalite ve orijin belgeleri ile satılır ve dünyanın her tarafına garantili gönderme yapılır. Halı ve mücevheratın yanında meşhur Türk işi gümüşten yapılmış eserler, bakır, bronz hediyelik ve dekoratif eşya, seramik, oniks ve deriden mamul, üstün kaliteli, Türkiye hatıraları zengin bir koleksiyon oluştururlar.
Anakapıları: Beyazıt, Çarşıkapı, Çuhacıhan, Kuyumcular, Mahmutpaşa, Nuruosmaniye, Örücüler, Sepetçihan, Takkeciler, Tavukpazarı, Zenneciler.Hanlar: Ağa, Alipaşa, Astarcı, Balyacı, Bodrum, Cebeci, Çukur, Evliya, Hatipemin, İçcebeci, İmamali, Kalcılar, Kapılar, Kaşıkçı, Kebapçı, Kızlarağası, Mercan, Perdahçı, Rabia, Safran, Sarnıçlı, Sarraf, Sepetçi, Sorguçlu, Varakçı, Yağcı, Yolgeçen, Yolgeçen, Zincirli
GALATA KULESİ
1 Temmuz 2007 Pazar
TELLİ BABA TÜRBESİ
22 Haziran 2007 Cuma
YEREBATAN - BAZİLİKA SARNICI

Osmanlı'da akan su sevilir, duran su içilmezdi. Bu nedenle, Osmanlı'nın fethinden sonra, bir yüzyıl içinde unutulan sarnıçın suyu, saray bahçelerini sulamakta kullanıldı. 1985-1988 arasında sarnıç restore edildi ve sütunlar arasına gezi yolları yapıldı. Ses ve ışık efektleriyle sütunların etkileyici perspektifi ortaya çıkarıldı. İki sütunun tabanını oluşturan pagan kalıntıları olan Medusa kafalarının, hıristiyanlar tarafından ebediyen suyun altında gizlenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Sarnıçta toplanan yağmur suyunda yaşayan sazan balıklarının dekoratif ve kirlenmeye karşı bir önlem olduğu sanılmaktadır.
HİPODROM

Şehrin ilk kurulduğu akropol surlarla çevrili, tipik bir Akdeniz ticari yerleşimiydi. Roma devrinde bu merkez genişletilerek, yenilenmiştir. Günümüze çok az kalıntıları kalan Roma devri önemli yapıları ve abideleri Hipodrom çevresinde inşa edilmişti.
Yol boyu geniş meydanlardan ayrılan sapaklarla sur kapılarına ulaşılırdı. Ana cadde “Mese” diye anılırdı. Surlarda Altın Kapı yolu “Via Egnetia” Roma’ya, giden yoldu. “Hipodrom” at binenlerin, atların meydanı anlamına gelir. Roma İmparatoru Septimius Severus”un 2.yy. sonlarına inşa ettirdiği hipodrom Büyük Konstantin tarafından devasa ölçülerde genişletilmişti. Bazı tarihçiler 30, bazıları da 60 bin seyirci kapasitesinde olduğunu bildirirler. 2 veya 4 atın çektiği arabaların yarışları esas gösterilerdi. Roma İmparatorluğu ve sonradan Bizans İmparatorluğu devrinde hipodrom şehrin toplantı, eğlence, heyecan ve spor merkezi olarak 10 yy’a kadar önemini sürdürmüştü. 1204 Latin istilası ile beraber, şehrin bir çok diğer abideleri gibi burası da önemini yitirmişti. Araba yarışları yanında, müzisyen toplulukları, dansözler, akrobatlar, vahşi hayvanlarla kavga gösterileri, toplantılar yapılırdı. Bütün bu faaliyetler için ise Roma devrinde bol tatil günleri mevcuttu.
Bunlar Mısır’dan getirilen Obelisk, Yılanlı Sütun ve Örme Obelisktir. Türk devrinde, bu meydanda bazen, eski günlerindeki zengin gösteriler gibi, çeşitli festival ve gösteriler tertiplenmişti. Hipodrom’un batısında, Sultan Ahmet Camii’nin karşısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı 16. yy. zengin ve tipik özel sarayların günümüze gelen tek örneğidir. Bu güzel yapı Türk ve İslam Eserleri müzesi olarak ziyarete açıktır. Muazzam Hipodromdan günümüze yuvarlak güney ucu gelmiştir. Büyük kemerlerle donatılmış tuğla bir yapıdır. Sonraki devirlerde Hipodromun taş blokları ve sütunlarının tamamı başka yapılarda kullanılmıştır. Hipodrom girişi sağındaki parkta 4-5 yy. ait özel saray kalıntıları, az ilerisinde de Aya Öfemiya Bizans Kilisesinin kalıntıları bulunmaktadır.
DOLMABAHÇE SARAYI
Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı. İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler. Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler. Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36 m. Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir. 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı.
KIZ KULESİ


Kız Kulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir.
Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit'in rahibelerindendir ve aşkla yasaklıdır. Hero yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye yüzerek gelmesi ile aşklarını kutsarlar.
Kız Kulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero'nun, Leandros'un yolunu bulması için yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularında boğulur. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kız Kulesi'nden boğazın sularına bırakır.
Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı bir "Yılan" hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızının onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.
En son anlatılan hikaye ise Osmanlı dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi'nin askerleri ile Kız Kulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Evliya Çelebi'nin notlarına göre Arap komutan Battal Gazi İstanbul’u Bizans’ın elinden almak için Emevi ordularıyla birlikte gelir, Kız Kulesi önündeki kıyıya mevzilenir. Bir süre sonra Battal, İstanbul’un Asya kıyılarında kontrolü ele geçirince dönemin İstanbul tekfuru kızını ve hazinesini Kız Kulesine saklar ama Battal Gazi çoktan tekfur kızına gönlünü kaptırmıştır. Bir gece Kız Kulesine girmeyi başarır. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir. Daha sonra Tekfur'un kızını Afyon'a kaçırır ve bir kaleye yerleştirir. Fakat bir gece Battal Gazi kalenin dışında uyurken, kaledeki sevgilisi düşman askerlerinin geldiğini görür ve Battal'ı uyandırmak için taş atar ama ne yazık ki o taş Battal'ı şehit eder.Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir.
Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız Kulesi ismini vermişlerdir.




















