30 Temmuz 2007 Pazartesi

MIAMI


Miami, Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida eyaletinin ikinci büyük kentidir. Atlas Okyanusu kıyısında bir kıyı kentidir. En gelişmiş sektör turizm sektörüdür.

Miami nehri etrafında kurulmuş olan şehir, mükemmel kumsalları, 24 saat yüreğinizi hoplatacak gece hayatı ve dünyaca ünlü gemi seyatahlerinin (cruise) merkezi olması gibi özelliklerinden dolayı Amerikalılar tarafından "Magic City" (Sihirli şehir) olarak isimlendirilmiştir.


Downtown Miami
Downtown Miami, Miami'nin "Farklılığın Şehri" olarak adlandırılmasına neden olan dinamik çeşitliliğin özelliklerini yansıtmaktadır. Ayrıca Downtown Miami sanatsal faaliyetlerin de merkezi olarak bilinir. Birçok sanatsal etkinliğin ve stand up komedi showlarının yer aldığı ünlü Olympia Theater bu bölgede bulunur. Biscayne bulvarı üzerindeki Freedom Tower (özgürlük kulesi) diye isimlenirilen 1924 yılında yapılmış olan gökdelen şehrin ilk gökdelenidir.

Little Haiti
Bir zamanlar Lemon City olarak anılan bölge Haitili göçmenlerin buraya gelip yerleşmesinden sonra Little Haiti adını almıştır. Karayip kültüreyle Amerikan ruhunun esintilerini taşıyan bölgede egzotik mimarisiyle ünlü Carribbean Market Place adlı alışveriş merkezi görülmeye değer yerlendendir.

Miami Beach
Yılın her günü parıldayan bu bölge beyaz kumlu sahilleri, masmavi denizi ve ünlülerin takıldığı neon ışıklı birbirinden farklı gece kulüpleriyle insanı adeta büyüleyen bir yerdir. Miami Beach'in batı köşesinde bulunan Palm, Star ve Hibiscus adaları birçok ünlü sanatçının lüks içinde yaşamlarını sürdürdüğü evlerinin bulunduğu küçük adalardır. Ayrıca Miami Beach, her tür ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz alışveriş mağazaları sayesinde hem tatil hem de alışveriş düşünenler için ideal bir yerdir.

South Beach
Bu bölgede ilk dikkatiniz çekecek şey birbiriden renkli, değişik mimarili binalardır. Sanatın bina mimarisine nasıl yansıdığını merak edenler için 800'den fazla binasıyla South Beach görülmeye değer bir mekandır. Son yıllarda Miami'da en çok ve en çabuk büyüyen bölgedir. Yolunuz buraya düşerse sahilde ilginç insanların dolaştığı ve birbirinden değişik kafelerin, barların yer aldığı Ocean Drive'da bir yürüyüş yapmayı ihmal etmeyin.

Little Havana
Küba'yı görmek için oraya kadar gitmenize hiç gerek yok. Downtown Miami'nin hemen batısında yer alan Little Havana Küba'nın küçük bir kopyasıdır. Sokaklar, caddeler, evler kısaca her yer Küba'nın esintilerini taşımaktadır. Her yıl Mart ayında bu bölgede düzenlenen ve yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı Calle Ocho festivali Kübalılar'in geleneklerine sadık kaldıklarını gösterdikleri bir festivaldir.

Coconut Grove
Miami'nin birçok yeri gibi kendine özgü renkliliği ve canlılığı olan bu bölge yıl boyu değişik festivallere ev sahipliği yapmaktadır. Bölgede bulunan Miami Museum of Science and Space bilime ve uzaya merakı olanlar için bulunmaz bir yerdir. Kaliteli restoranların ve barların yer aldığı bölge aynı zamanda çok büyük iki adet alışveriş merkeziyle de ünlüdür.

Coral Gables
Ağaçlarla çevrili caddeleri, birbirinden güzel bitkilerin bulunduğu parkları ve fıskiyeli havuzlarıyla adeta Venedik'i anımsatan Coral Gables yerel halkı tarafından "City Beautiful" (Güzel Şehir) olarak da bilinir. Bu bölgede özellikiği bozulmadan korunmuş birçok tarihi bina bulunmaktadır. Akdeniz esintilerini yansıtan bölgede Miami'nin en eski üniversitesi olan University of Miami bulunur. Hemen üniversitenin yanında yer alan Lowe Art Museum (Lowe Sanat Müzesi) yerli ve yabancı birçok sanatçının eserlerinin sergilendiği görülmeye değer bir müzedir. Akdeniz mimarisinin özelliklerini yansıtan Venetian Pool (Venetian Havuzu), Biltmore Hotel ve Douglas Road Entrance da bölgedeki görülmeye değer diğer yerler arasındadır. Gerek servisleri gerekse yemek çeşitleri açısından birinci sınıf sayılabilecek birçok restoran damak zevkine düşkünlere hizmet vermektedir.

West Miami
Miami International hava alanı bu bölgede bulunmaktadır. Her yıl Miami Dade County Fuarı, Yıllık Bahar Festivali gibi çeşitli etkinliklerin düzenlendiği Tamiami Parkı bu bölgede bulunan görülmeye değer bir yerdir.

Key Biscayne
Miami'nin en güney ucunda bulunan Key Biscayne'de beyaz kumlu sahillerin yanı sıra bisiklet ve doğa turları yapabileceğiniz Crandon Park ve Bill Baggs Cape Florida State Recreation Park isimli iki büyük park bulunmaktadır. Ayrıca Crandon Park içinde yediden yetmişe herkesin ilgisini çeken yunus ve katil balinaların şovlarıyla değişik balık türlerini görebileceğiniz Miami Seaquarium bulunmaktadır.

27 Temmuz 2007 Cuma

KÜLTÜREL YAPILAR


Kent en az 17. yy.'dan sonraki sömürge dönemi yapıları bakımından zengindir: büyük Zocalo alanındaki katedral ve churrigueresco üslubunda Sagrario; ince bir işçilikte çalışılmış Guadalupe kilisesi ve Pocito capellası; manastırlar, kiliseler, Ulusal saray ya da Madenler sarayı gibi saraylar. 19. yy.'ın seçmeciliğinden sonra, 1920-1930'dan başlayaarak, modern mimarlarla, Rivera, Orozco ve Siqueiros gibi duvar ressamlarıyla bir yenileşme hareketi ortaya çıktı.

1949'da yeni üniversite sitesinin yapımına başlandı; sitenin en ayırt edici yapısı Gustavo Saavedra, Juan Martinez de Valesco ve Juan O'Gorman tarafından yapılan merkez kitaplığıdır. 1964'te Mario Pani, Tlatelolco Aztek tören merkezi kalıntılarını da içine alan La Plaza de Las Tres Culturas'ı gerçekleştirdi.
Siqueiros kültürel polyforumu 1971'de açıldı. Chapultepec parkı içindeki Antropoloji ulusal müzesi, Pedro Ramires Vasquez tarafından 1963-64'te tasarlandı. Burada Kolomb öncesi dönemden ve yerlilerden kalma olağanüstü koleksiyonlar sergilenmektedir.

Mexico'nun önemli müzelera arasında, Ulusal tarih müzesi, Kral naipliği resim müzesi, San Carlos Akademisi'ni saymak gerekir.

MEKSİKA DA TATİL


Meksika Türk insanı için fazla bilinmeyen bir ülke. Kocaman şapkaları, kıvrık bıyıkları ve Amerikan filmlerindeki simalarıyla aklımızda kalmış Meksikalılar'ı pek tanımıyoruz.

Günümüzde, seyahat imkanlarımız genişledikçe, Meksika, tarihi, kumsalları ve giderek daha çok tanıyıp, tadını damağımıza uygun bulduğumuz mutfağıyla, bizde merak uyandırıyor ve daha ilginç bir tatil alternatifi sunuyor.

Meksika'nın tarihi gibi, deniz tatili imkanları da son derece zengin ve çekici. Akdeniz'e taş çıkartan turkuaz bir okyanus, pudra şekeri gibi yumuşacık ve bembeyaz kum, Maya uygarlıkları kalıntıları... İşte bu, Meksika'nın en popüler tatil yeri Cancun..

CANCUN: Meksika'nın güneyindeki Yukatan yarımadasındaki bu kasaba, lüks ve eğlenceyi bir kumsalda birleştirmiş. Bu kasaba yıllar önce basit bir yerleşim yeri iken, upuzun bir lüks oteller zinciriyle kıyı boyunca uzamış ve genişlemiş, bir turizm merkezi olmuş. Şimdi iklimi ve eğlence imkanlarıyla Meksika'nın en gözde tatil yerlerinden birisi.

Turistler günlerini ya tarihi şehirleri gezerek ya da okyanus ve kumsalların tadını çıkararak geçiriyorlar.

Kasaba yakınlarındaki Tulum ve Chitchen-Itza Maya antik şehirleri gerçekten görülmeye değer. Akşamları ise bütün barlar doluveriyor. Özellikle Senor Frog (Bay Kurbağa) denilen bar, önündeki uzun sıralarla ünlü. Meksika'nın deniz tatili imkanları Kankun'la sınırlı değil. Acapulco, Puerto Vallarta ve Los Cabos Meksika'nın diğer meşhur sahil tatil merkezleri arasında.

ACAPULCO: Meksika'nın Pasifik sahillerinde, ormanlık tepelerin oluşturduğu doğal bir limanda yer alıyor. Güzel manzarası, sıcak ve güneşli iklimi Acapulco'yu dünyanın önemli tatil bölgelerinden biri yapıyor. Acapulco, turistler için pek çok seçenek sunuyor. Özellikle deniz sporları başta geliyor. Ayrıca restoranlar ve gece hayatı da kentin kayda değer özellikleri arasında.

MEKSİKA MUTFAĞI

Meksika'da hem her bölgenin kendine özgü, hem de ülkenin tümünde geçerli geleneksel yemek türleri vardır. Fasulye, pirinç, balkabağı, biber, kış armudu ve domates en çok kullanılan ürünlerdir. Ülkede biber bol ve çeşitlidir. Biberlerin rekleri sarıdan yeşile, kırmızıya kadar, meyvelerin de boyları 3 mm.'den 20 cm.'ye kadar değişebilir. Biberlerin lezzetleri de birbirinden farklıdır. Çoğu kez bir yemekte değişik türde birkaç biber kullanılır.

Kurufasulyeyle yapılan yemekler çok fazladır. Haşlanıp ezilip ve kızartılmış fasulye aynı zamanda tortilla içi olarak da kullanılır. Tortilla 'da değişik nitelikleri olan bir yemek türüdür. Sadece ekmek olarak değil aynı zamanda üstü çeşitli malzemeyle süslenerek pizza olarak da kullanılır. Tortilla ayrıca katlanıp içi değişik malzemelerle doldurularak da kullanılabilir. Bunun en yaygını tacos'tur. İçleri etle doldurulan hamurlu yiyaceklerde tamale ve enchilada'dır.

Meksika'da tatlı pek yenmez, halk meyveya çok düşkündür. Tatlılar genellikle yumurta ve şekerden yapılır. Kavun, karpuz, domates ve çilek büyük önem taşır. Meksika kaliteli kahve üreten ülkeler arasında yer alır. Çikolata, tatlı ve soslarda bol miktarda kullanılır.

26 Temmuz 2007 Perşembe

HA LONG KOYU


Binlerce irili ufaklı kayalığın denizden fışkırmış gibi durduğu koy,
Ha Long Koyu.

VIETNAM


Güneydoğu Asya'da, Çinhindi Yarımadası'nın doğusunu kaplayan bir ülkedir.

Uzun dar bir kara parçası üzerinde yer alan Vietnam'ı, kuzeyde bırakan Çin, batıda Kamboçya ile Laos, güneyde ve doğuda Güney Çin önce Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam olarak iki ayrı cumhuriyete bölünmüş olan ülke, 1976'da Vietnam sosyalist Cumhuriyeti olarak birleşmiştir.

Vietnam dağlık bir ülkedir. Song-Koi ve Mekong deltaları önemli alçak düzlüktedir. Kıyı ovaları doğruda yer alır.
Ormanlık, dağlık bölge geri kalan toprakların büyük bir bölümünü kaplar. Başlıca ürünleri; pirinç, manyok, kocadarı, mısır, kahve, çay, kauçuk, el işleridir.
Önemli kentleri; Ho Şi Mingh, Hanoi, Haifong'dur.
Eğitim; 12 yaşına kadar parasız ve zorunludur. Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam 1976'da tek ülke olarak birleşti, ama yıllarca süren savaş ve bombardıman sonucu büyük bir yıkıma uğramıştır.

VİETNAM HARİTA


23 Temmuz 2007 Pazartesi

İRLANDA'YI GEZELİM


Blarney Şatosu
Tam bir turist tuzağı olmasına rağmen şato iyi bakılmış bahçelerle çevrilidir ve görülmeye değerdir. 15. Yüzyıl’ın ortalarında iyi savunulan bir ev olarak inşa edilmiştir. Kılıçlı tek bir adam bile koruyabilsin diye merdivenleri dar yapılmıştır.
Blarney Taşı’nı öpmenin güzel söz söyleme sanatı ihsan ettiği var sayılır. Taş (aslında istilacıların üzerine kızgın sıvıların döküldüğü bir oyuğun eşiği) şatonun tam tepesinde, üzeri açık bir duvarın üstündedir. Taşı öpmek için sırt üstü yatıp birisi sizi tutarken başınızı geri devirirsiniz. Ücret yoktur ama bu akıl dışı efsaneye uyan insanlar sınavı geçtiklerine memnun oldukları için bahşiş verir. www.blarneycastle.ie
Bunratty Şatosu ve Folk Parkı
Bunratty Şatosu ve Folk Parkı Shannon Havaalanı ve Limerick şehri arasındaki yol üzerinde oldukça stratejik bir noktadadır. 15. ve 16. Yüzyıllardan kalma mobilyaların ve resimlerin toplandığı ilginç bir kolleksiyona sahiptir. Gerisindeki Folk Parkı’nda 10 hektarlık bir alan içinde 19. Yüzyıl’ın sonunda orta batı İrlanda’ya gelen bir yabancının görebileceği tipte yenilenmiş ve tam möbleli çiftlik evleri, kulübeler ve dükkanlar bulunur. Hatta nalbantı, barı, kumaşçısı, gazetecisi ve posta ofisiyle bir köy caddesi bile vardır.
Köyün yanında bulunan eski bir İrlanda barı olan Durty Nelly’nin Yeri bütün dünyada taklit edilmiştir.
Yine romantik başka bir olay da iki gecede bir düzenlenen Orta Çağ İrlanda şölenidir.
Bu, İrlandalı kızların turistlere yaptığı serenatın da dinlendiği bir İrlanda ziyafetidir
– Turistlere yönelik olsa da iyi bir faaliyet sayılabilir. www.shannonheritage.com/
BunrattyCastleBurrenBurren (büyük kaya) artık ulusal bir parktır. 500 metre karelik bir alanda aya benzer kiraç taşı oluşumları ve göçmen kuşların taşıdığı Kutup’tan, Akdeniz’den ve Alpler’den gelmiş bitki örtüsü bulunur. Burada mevsiminde bol bol – devlet tarafından koruma altına alınan – orkideler, mor menekşeler ve sarmaşıklar bulabilirsiniz.
Burren ayrıca dev kazanları, mevsimlik göller, mağaralar ve ırmakların da görüldüğü bir yerdir. www.burrenpage.com
Moher Uçurumları
Clare şehrinin en ünlü özelliklerinden biri olan uçurumlar Atlantik’in dev dalgalarından 200 metre yukarıya yükselir ve 7 kilometre kadar uzanır. Ucuna gelip baktığınızda Aran Adaları’nın harika bir manzarasıyla karşılaşırsınız ve yanyana geldiklerinde değişik kaya oluşumlarından kaynaklanan renk farklılıklarını da gözlemleyebilirsiniz. Çeşit çeşit martılara, usturagagalı alklara ve nadir kızılca kargalara tepeden bakmak başınızı döndürebilir.

Curragh Parkuru
Çim kaplı kireçtaşından bir düzlük olan Curragh İrlanda at yarışlarının merkezi konumundadır. Bu sporun başlangıçı tarih öncesi çağlarda kaybolmuş olsa da Hristiyanlık öncesi İrlanda’da Kızıl Dal Şövalyeleri’nin at sırtında yarıştıkları ve at yarışlarının Milat’tan sonraki ilk yüzyıllarda fuarların veya büyük toplantılarin değişmez parçası olduğu bilinmektedir.

John Welcome’ın tarih kitabı İrlanda’da At Yarışları’na göre “bu fuarlar her türlü alış verişi görmek üzere düzenlenirdi – evlilikler kutlanır, ölümler kaydedilir, yasalar tartışılır ve açıklanır, savunma yöntemlerine karar verilir; ama sonrasında mutlaka oyunlar ve yarışlar düzenlenirdi ve bunlar içinde de at yarışları en sevileniydi.” Bu fuarların en büyüğü Curragh’da düzenlenirdi ve bugünkü karşılığı İrlanda Derbi’si de bütün geleneksel İrlanda yarışları gibi aynı yerde düzenlenir.

Yarış parkuru ve çok sayıda haranın dışında Curragh’da 1646’da kurulmuş büyük bir askeri kamp da vardır. Burası 1914’te İngiltere yönetimine karşı gelen Edward Carson’ın Ulster Gönüllüleri’ne ateş açmaları emri verilirse başkaldırmakla tehdit eden İngiliz subayların bulunduğu “Curragh Ayaklanması’nın” yaşandığı yerdir.
Killarney
Burası, Güney Batı’daki en fazla ticarileşmiş yer olabilir ama yine de kalabalıktan sakınmak ve tepelerin ve göllerin tadını çıkarmak mümkündür. Aşınmış kayalarla ve fundalıklarla kaplı dağların, üzerlerinde adacıkların nokta nokta görüldüğü lacivert göllerin ve vahşi ormanlık alanların romantik görüntüsü büyük bir ulusal park içinde korunmuştur. Killarney çok sayıdaki ziyaretçiye rağmen (ya da onlar yüzünden) alışveriş için ideal bir yer değildir. Kenmare ve Blarney alışverişe daha uygundur. Şehir yoğun mevsimde trafiğin sıkışmasıyla ünlüdür. Ancak akşamları açık olan çok sayıda iyi restoran vardır ve eğlenceden hoşlanıyorsanız müzikli barlar da ilginç olabilir.

Killarney gezisinden ne kadar hoşlanacağınız size bağlıdır. Bir arabanın içinden izliyorsanız Killarney’i sevmezsiniz. Burada en büyük zevklerden biri yumuşak havayı kaplayan nemli ormanların kokusudur. Kerry’nin diğer taraflarında da olduğu gibi yağmurun sizi engellemesine izin vermeyin. Her türlü hava, iyi ya da kötü, uzun sürmez. Aslında, Killarney gölleri çiseleyen yağmur altında daha güzel görünür. www.killarneywelcomes.com
Newgrange Mezarlığı
Boyne Nehri kıyısında Dublin’den yarım saat uzakta Avrupa’nın tarih öncesinden kalma en önemli yerlerinden biri vardır: Newgrange, Knowth ve Dowth mezarlıkları. Bu 5000 yıllık mezarlar topluluğu Kelt dönemlerinden beri Brú na Bóinne, ya da “Boyne Üzerindeki Saray” olarak bilinir.
Bu üç alanın en ilginci olan Newgrange tümsek mezarı MÖ 3100 yılına kadar uzanır, bu da onu İngiltere’de bulunan anıtlardan veya piramitlerden daha yaşlı yapar. Mezarlığın kendisinin de levhalardan yapılan kemerli bir tavanı vardır. Bu levhalar o kadar iyi yerleştirilmişlerdir ki su içeri sızamaz. Üç yan oda asıl odayı haç oluşturacak şekilde çevreler; her birinde insan kalıntıları içeren oyulmuş havuzlar bulunmuştur. Girişin karşısında bulunan bir taş kış dönümünde (21 Aralık) sabahın ilk ışıklarının bir aralıktan girip mezar odasına düşmesini sağlar.
Daha da ilginci, buradaki taşların çoğunun yarım helezonlarla, peşpeşe gelen daireler ve paralelkenarlarla süslenmiş olmasıdır. Avrupa’daki Taş Devri insanları büyük ihtimalle sanılandan daha az ilkeldi. Diğer mezar odalara gelince, arkeologlar Knowth’u daha yakın incelemeye almıştır. Bu mezarın Newgrange’dan 500 yıl daha yaşlı olduğu ve muhtemelen daha karmaşık olduğu düşünülmektedir.
Kerry’s Ring
180 kilometrelik Kerry’s Ring sulu tropikal meyveleri ve engebeli yer şekillerini birarada sunmasıyla ünlüdür. Temmuz ve Ağustos aylarında iki şeritli dar yol tur otobüslerinin yavaş ilerlemesiyle tıkanır. (Trafik ve ticarileşmenin caydırdığı insanlar bunun yerine Beara Yüzüğü’ne gider.)
Killorglin, Killarney ve Dingle şehirleri arasındaki yol üzerindeki stratejik konumunu en iyi şekilde değerlendiren hareketli bir köydür. 10-12 Ağustos’ta düzenlenen – İrlanda’nın en eski festivali olan ve pagan zamanlarına kadar uzanan – Puck Fuarı’yla ünlüdür. Fuarın ilk günü bir dağ keçisine Kral Puck olarak taç giydirilir ve şehre tepeden bakan uzun bir tahta oturtulur. Bunun nereden çıktığına dair çok sayıda açıklama bulabilirsiniz ama fuar bugünlerde temel olarak içki içme festivalidir ve kavgalar çıkabilir.
http://www.ringofkerryguide.com/

Wicklow Dağları
Dublinliler için birkaç kilometre güneylerindeki Wicklow Dağları’nın güzelliği tartışılmazdır. “Tepeler” antik dönemdeki yer hareketleri sonucu ortaya çıkan granitin yığılmasıyla oluşmuştur. Buz Çağı’nda buzullar uçlarını yuvarlak hale getirmiş ve derin, koyu renkli, dik kenarlı, geniş tabanlarında ırmakların parladığı vadiler kazmıştır. Bölgede nüfus çok seyrektir yalnızca bir iki köy, birbirinden ayrık çiftlik ve kulübeler ve arada bir karşınıza çıkan büyük evler bulunur.

Dağların tam kalbinde Glendalough bulunur: gizli, baştan çıkarıcı, kenarları dik ve ağaçlı bir vadi.
Diğer bir ünlü güzellik de Avonmore ve Avonberg nehirlerinin birleştiği, Thomas More’un Suların Birleşmesi isimli şarkısında anlatıldığı var sayılan Avoca Vadisi’dir.
Ashford köyü yakınlarında güzel iki nokta bulunmaktadır: Güney’de ağaçların, tropik bitkilerin ve çalılıkların kendini gösterdiği Usher Dağı Bahçeleri; Kuzey Batı’da Devil’s Glen, Varty Nehri’nin hızlı akıntısının hemen üzerinde mükemmel yürüyüş yolları olan derin bir yarık.

İRLANDA- Şarkı ve Dans

Başka ülkeler geleneksel müziklerinin kitlelere seslenen pop müzikle beraber yok olduğunu görmüşse de İrlanda çok büyük bir mucizeye tanık olmuştur, binlerce genç eski melodileri ve şarkıları alıp onları 21. Yüzyıl’a taşımıştır.
Chieftains ve Clannad gibi grupların uluslararası başarıya ulaşmasıyla İrlanda müziği hem yurt içi hem de yurt dışında hayat bulmaya başlamış ve Riverdance topluluğu İrlanda dansını 1990’larda canlandırmıştır.
Pop listelerinde U2, Boyzone, the Corrs ve B*witched gibi İrlandalı grupların yakaladığı başarı kaset yapımcılarının pop müzikte olay yaratacak bir sonraki kişiyi bulmak için Dublin’e koşmalarına sebep olmuştur.
Peki geleneksel İrlanda müziği tam olarak nedir? İrlandalılar tartışmayı seven insanlar olduklarından bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Gerçek müzik meraklılarını “Galway Bay” ve “Danny Boy” gibi şarkıların uluslararası alanda tipik İrlanda şarkısı kabul edilmesi muhtemelen ürpertir. Her ne kadar “Danny Boy’un” kökleri derinde olsa da halk şarkıları uzmanı böyle şarkıları çok modern kabul eder. Uzmanına göre bir şey ancak yüzlerce yıllıksa ve belirli çalma veya söyleme tarzına uyuyorsa geleneksel kabul edilir. Yine de gelenesel şarkıların çalındığı toplantılarda son 100 yılda ortaya çıkan göçmen şarkıları veya kahramanlık şarkılarının söylenmesi sık rastlanan bir durumdur.


Ulusal çalgı:
Hiç tartışmasız İrlanda’yla en fazla özdeşleştirilen çalgı arptir. Ulusal amblem olduğu için bozuk paraların üzerine bile basılır. Arpten bahseden belgeler 11. Yüzyıl’a kadar uzanır. Bu tarihte arp Galli kralların ve prenslerin saraylarında İrlandalı ozanların şiirlerine eşlik etmesi için kullanılırdı. Ancak antik Gal uygarlığının 17. Yüzyıl’da başlayan İngiliz baskısının altında çözülmeye başlamasıyla arp çalanların da yeni görevler bulması gerekmiştir. Çoğu kendini yollara vurmuş, ülkeyi gezmiş ve soyluları zamanın “Büyük Evleri’nde” eğlendirmeye başlamıştır.

Müziği flütçüler çalar:
18. Yüzyıl’da ortaya çıkan İrlanda dansı geleneksel müziğin çalınmasıyla yakından ilintilidir. Zamanın gezginleri dansın yoksullar arasında yaygın olduğundan bahsetmiştir. O derece ki, usta dansçılar ülkeyi ev ev gezmekte ve köylüler çocuklarına dans etmeyi öğretsinler diye onlara para vermektedir. Her ustanın belirli bir alanı vardır ve bir bölgeye yerleştiği altı hafta içinde bir müzik ve dans festivali de olmasına gayret eder.

Eski danslar arasında kadın ve erkekler arasındaki grup dansları ve bugün cig ve makara olarak bilinen bir dizi melodi ve tempo sayılabilir. Sınırlı bir alanda dans etmek gibi kişilerin becerilerini gösterebilecekleri danslar çok ilgi görmektedir.
Eskiden yağmur yağdığında faaliyetler ahırlara taşınırdı. Güzel havalarda ise kırlarda veya yolların kavşağında gerçekleşirdi.

MONACO PRENSLİĞİ


Monako Prensliği, veya Monako, Avrupa'da Akdeniz kıyısında yer alan bir şehir devletidir. Vatikan'dan sonra dünyadaki en küçük ikinci bağımsız devlet olan Monako, dünyada nüfus yoğunluğu sıralamasında en baştadır . Kara sınırları Fransa ile çevrili olan ülke, eski Monako şehri ve sonradan inşa edilen alanlardan oluşur.
Ülke Monte Carlo semtindeki göşterişli kumarhaneleri ile ünlüdür. Yüzölçümü bu kadar küçük olmasına rağmen ülkede Formula-1 pisti ile bir stadyum bulunur. Havaalanı yoktur. Fakat havayolu ulaşımı olmadığından diğer ulaşım türleri (kara ve denizyolu) gelişmiştir. Ülkeden Fransa demiryolunun küçük bir parçası geçmektedir. Fontveille semti ile Monaco Ville'nin bulunduğu yarımadanın arasında küçük, Monte Carlo ile Monaco Ville'nin arasında ise büyük bir yat limanı bulunmaktadır.
Monako'nun uzunluğu 3350m'dir. Genişliği en geniş yerde 1000m'yi bulurken en dar yerde 245m'dir. Fontveille semtinin çoğu sonradan denize beton doldurularak oluşturulmuştur. Şu anda yine buna benzer bir proje vardır fakat hayata geçirilmemiştir. (Yapılması durumunda 2014'te bitirilmesi söz konusudur.)
Not: Monako somut bir sınırı (duvar, tel örgü vb.) ve gümrüğü olmayan tek ülkedir.

19 Temmuz 2007 Perşembe

MESİRE ALANLARI



İstanbul’a çok yakın ve eşsiz doğa güzelliklerine sahip “yasal mesire alanları”ndan bazıları şöyle:

Avcıkoru:
Üsküdar-Şile TEM Otoyolunun Ömerli mevkiinde, zengin ağaç örtüsüne sahip mesire yerlerinin başında geliyor. Oturma alanlarıbulunmamasına rağmen genişliğiyle kalabalık grupları ağırlama ve dinlenme imkanı sunuyor. Patika yollarla ormanın içleri gezilip, farklı bitki ve böcek türleri keşfedilebilir.
Aydos:
Osmanlı imparatorluğu döneminde av alanı olarak kullanılan6 bin 620 dönümlük mesire yerinde gölet, piknik sahaları, büfe ve koşu parkurları bulunuyor.

Ayvat Bendi:
Ayvat Deresi üzerinde kurulu olan mesire yeri, tabiat ve fotoğraf meraklıları için zengin bir mekan olma özelliğine sahip.

Azizpaşa:
Maslak-Gültepe-Levent-Kağıthane-Eyüp gibi yerleşimlere yakınlığı, ilginç bitki örtüsü ve geniş piknik alanlarıyla tercih edilen bir bölge.

Belgrad Ormanları-Bentler:
Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrinsu ihtiyacını karşılamak amacıyla birbiri ardına inşa edilen, Topuzlu Bendi (1750), Valide Bendi (1796) ile 2. Sultan Mahmut Bendi (1839) burada bulunuyor. Mesire yerinde ormanın derinliklerine kadar uzanan yürüyüş parkurları ve bisiklet yolu yer alıyor.
Belgrad Ormanları-F.Rıfkı Atay Mesire Yeri:
Neşet Suyu ve Kömürcübent arasındaki 200 dönümlük alanda misafirlerini ağırlayan mesire yeri, ahşap oturma mekanlarıyla donatıldı. İçerisindeki mini futbol sahası bulunduran mesire yerinde yürüyüş parkurları da yer alıyor.

Belgrad Ormanları-Neşet Suyu Mesire Yeri:
Ulaşım kolaylığı ve Belgrad Ormanları’nın tam ortasındaki konumuyla yılın dört mevsimi tercih edilen mesire yeri, güzel suyunun yanı sıra, Büyükbent etrafında 8 kilometrelik koşu parkuru, temiz piknik alanları, kafeteryası ve otoparkı ile vatandaşlara ideal imkanlar sunuyor.

Binbaşı Mesire Yeri:
Zengin bir ağaç ve bitki örtüsüne sahip piknik alanında yürüyüş parkuru ve oturma mekanları dikkati çekiyor.

Büyükada:
Mesire yerinde 85 oda 200 yataklı tesisler bulunuyor.

Çatalca-M.Çakmak Mesire Yeri:
Çatalca’nın önemli dinlenme ve piknik yerlerinden biri olan mesire yerinde açık yüzme havuzu yaz aylarında hizmet veriyor.

Çilingoz Mesire Yeri:
Karadeniz kıyısında bulunan mesire yeri, balık tutma meraklıları için eşsiz bir seçenek oluşturuyor.
Değirmenburnu:
Heybeliada’da bulunan mesire yerinde aşıklar yolunda yürüyebilir, koşabilir veya hemen kenarında piknik yapabilirsiniz.

Dilburnu:
Adalar’da bulunan mesire yerinde, piknik, plaj, yürüyüşya da yelken gibi aktiviteler gerçekleştirilebilir.
Elmasburnu Mesire Yeri:
Karadeniz kıyısında bulunan mesire yeri, zıpkınla balık avcılığı için çok ideal. Mesire yerinin hemen karşısındaki Martı Adası, çok sayıda deniz kuşunu barındırıyor.

Fatih Çeşmesi:
250 dönümlük bir sahada kurulu olan mesire yeri, piknik alanları ile dikkati çekiyor.

Fatih Çocuk Ormanı:
Bisiklet, kros ve yürüyüş gibi aktivitelerdensonra havuzunda serinleyebilir, akşam yemeğinizi canlı müzik eşliğindeyiyebilirsiniz. Çam ağaçlarının altına uzanıp dinlenebilirsiniz.

Gazi Mahallesi:
İstanbul’un hemen yanı başında gözden kaçan güzelliklerinden biri. Alibeyköy Barajı olarak da bilinen mesire yeri, Gazi Mahallesi, Alibeyköy ve Yeşilpınar gibi yerleşimlere sınır olarak 785 dönüm üzerine kurulmuş. Oturma mekanları bulunmamasına rağmen yürüyüş ve piknik için uygun şartlara sahip.
Göktürk Göleti:
Dinlenme, gezi ve İstanbul’u çevreleyen geniş ormanlardan gelen suyu tutmak için 560 dönümde oluşturulan Göktürk Göleti, çevrenin önemli cazibe merkezlerinden biri. İSKİ’nin denetimindeki baraj gölü, görsel zenginliğinin yanı sıra dinlenme ve yürüyüş aktiviteleri için çok uygun. Fotoğraf alıp martıların maviyle yeşil arasında süren yaşamlarını görüntüleyebilirsiniz. Buna karşın göletlerde yüzme ve balık avcılığına risk taşıdığı için izin verilmiyor.

Göztepe:
İstanbul’u ve boğazı farklı bir panoramadan seyretmek istediğinizde, Anadolu yakasında mutlaka bulunmanız gereken noktalardan biri. Oturma masaları henüz bulunmamasına rağmen çam ağaçlarıyla çevrili düzlükler piknik için uygun.

Hacet Deresi:
Tuzla çevresinin önemli piknik alanlarından biri. Düzlük sahada küçük oyun bahçeleri ve oturma grupları var.

İmrahor:
İmrahor göletinde bulunan mesire yerinde oluşturulan oturma ve yürüyüş alanları hizmete açık. Özellikle hafta sonu başta aileler olmak üzere, okul, dernek ve işyerlerine ait gruplar tarafından tercih ediliyor. İmrahor Göleti’nde de suya girilmesi ve balık tutulması yasak.

Mehmet Akif Ersoy Mesire Yeri:
Sarıyer ve Levent gibi yerleşimlere yakınlığıyla önemli avantajlara sahip. Üstelik son derecegüzel restoran ve bakımlı oturma alanlarıyla kalabalık grupların konaklamasına imkan veriyor.

Mihrabad Mesire Yeri:
200 dönüm üzerine yayılan mesire yeri, oturma alanları, büfesi, koşu parkuru, çocuk parkı ve diğer birimleriyle günün her saati ziyaret edilebilir.

Tayakadın Mesire Yeri:
Yeşili, bakımlı üniteleri ve hizmet kalitesiyle Avrupa yakasının önemli buluşma noktası. Kendi imkanlarınızla yapacağınız piknik keyfinin yanı sıra, kafeteryasında hizmete sunulan mönüden yararlanabilirsiniz.

Taşdelen Mesire Yeri:
Çam, meşe, kayın ve köknar ağaçlarıyla kaplı 800 dönümlük mesire yerinde, orman içi yollarla çeşitli yönlere yürüyüş ve koşu yapma imkanı bulunuyor. Ailenizle oturup kendi sofranızı hazırlayabileceğiniz gibi, restoran ve büfe kısmından da yararlanabilirsiniz.



KORULAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluk alanındaki korular ise şunlar:
Florya Ormanı, Yıldız, Emirgan, Hacıosman, Kabataş, Hidiv, İdealtepe, Harem ve Gözdağı koruları, Küçükçamlıca, Büyükçamlıca.

Piknik yapabileceğiniz yasal mesire yerlerine ulaşım ve diğer konularda bilgi almak için İstanbul İl Çevreve Orman Bölge Müdürlüğü’nün “http://www.istanbulcevor.gov.tr” adresinden yararlanabilirsiniz

ÜÇ DİNİN BULUŞMA MERKEZİ


Müzeleri, ören yerleri, mavi bayraklı plajları, doğal güzellikleri, cami, kilise ve sinagoglarıyla ilgi çeken İzmir, resmi kayıtlara göre 5 bin yıllık geçmişe sahip.
İzmir, turizm sezonunda her din ve ülkeden insanı ağırlıyor.

Cami, kilise ve sinagoglarıyla İzmir, üç farklı dinin buluşma merkezi olarak inanç turizmine de hizmet ediyor. Antik çağda önemli bir uygarlık merkezi olan Efes’i, yılda ortalama 1.5 milyon kişi ziyaret ediyor.

İzmir, Arkeoloji, Bergama, Çeşme, Efes, Ödemiş, Tire ve Etnografya müzeleri, kentin binlerce yıllık geçmişini ve barındırdığı uygarlıkları ziyaretçilerin gözleri önüne seriyor. Yapılan kazılarda ele geçen bulgularla her geçen gün kentin tarihine yeni yolculuklar gerçekleştiriliyor. Bayraklı (Eski İzmir), Kadifekale (Pagos), Kızılçullu Su Kemerleri ve Agora, belli başlı örenyerleri arasında bulunuyor. İzmir’in merkezindeki Roma dönemine ait Agora’nın, kazılarda, büyük bölümünün ortaya çıkarıldığı biliniyor.

18 Temmuz 2007 Çarşamba

ALTINOLUK



Havası, suyu ve şifalı otlarıyla bambaşka bir cennet. Altınoluk ve Şahinderesi Kanyonu huzur ve sağlık arayanlar için ideal bir yer. İsterseniz Kazdağı'na çıkıp dağ havası alın, isterseniz kanyonda dolaşın, isterseniz de kanyona girin.

İsmini çevresinde bulunan Şahinderesi Kanyonu ve altın sarısı renkteki zeytinyağından alan Altınoluk eski ismi papazlık olan bir Rum köyü. Hem deniz, hem de dağ turizminin birlikte yaşanabildiği bölge bol oksijenli temiz havası ve dünya çapındaki zeytinyağıyla ünlü. Kazdağı eteğinde Edremit Körfezi'nin incisi durumundaki yerleşim bölgesine aşırı talep nedeniyle hayli konut yapılmış. Ancak kalabalık şehir merkezini bırakıp eşsiz güzellikteki yol tarafına bakarsanız kanyon girişi, dağ manzarası, şelale ve göletler göze, alabalık çiftlikleri ise damağınıza hitap edebilecek güzellikler sunuyor. Mayıs ayında zeytin, iğde, badem, ıhlamur, hanımeli, zambak ve kır çiçekleriyle baş döndürücü bir koku yaydıkları çiçek açma mevsimlerinde Yedigöller Milli Parkı'nı kıskandıracak güzelliğe bürünüyor. Özellikle 610 metre yükseklikte bulunan (Fidanlık mevkii) bozuk dağ yoluna rağmen tüm yorgunluğunuzu unutturacak güzellikte şelale ve doğa yapısına sahip.

Altınoluk yöre halkı etraftaki diğer köylere nazaran masada yemek yemeye intibak eden ilk köy olmuş. Altınoluklular Midilli Adası halkı ile son derece samimi temas halindelermiş. Hatta zamanın beylerinin karbeyazı gömlek yakaları kolalanmaya Midilli'ye gönderirlermiş. Yöre hanımlarının vazgeçilmez tutkularının başında ise takılar geliyormuş.

Günümüzde Altınoluk aileler için tercih edilen yazlık tatil yerlerinin basında geliyor. Zengin çarşısı, cafe-bar ve çay bahçeleri şenlenirken akşam yemek sonrası başlayan hareket gecenin geç saatlerine kadar devam ediyor.

17 Temmuz 2007 Salı

YAŞAM


1300 yıl önceki anayurdumuz. Kuzeyinde Rusya, güneyinde Çin. İki süper güç arasında sıkışıp kalmış bir ülke Moğolistan.
Neredeyse Türkiye'nin iki katı büyüklüğünde ama nüfusu sadece 2.7 milyon. Bu anlamda dünyada kilometrekareye en az insanın düştüğü ülke burası.
Başkenti 'Kızıl Kahraman' anlamına gelen Ulan Batur. Atalarımızın asırlar önce terk ettiği bu topraklar uzun yıllar Sovyetler Birliği güdümünde kaldıktan sonra demokrasiyle tanıştı. Sokaklarda şimdi Sovyet otobüsleri yerine Japon arabaları geziyor. Moğolistan'da halkın yüzde 95'i Budist, yüzde 5'i ise Müslüman. Ülkenin her köşesinde görkemli Budist tapınakları karşılıyor sizleri.

Halk, yaşam şekli olarak ikiye ayrılmış Moğolistan'da. Kimileri kentlerde yaşıyor, kimileri ise bozkırda ger (yurt) adını verdikleri çadırlarda.
Dev bir çadırdan oluşan gerlerde üç nesil bir arada yaşıyor. Eğer yaşadıkları yere ger değil de çadır derseniz hemen kızıyorlar. Çünkü gerler onların evi.
Moğollar misafirlerine kımız ve kurutulmuş peynir ikram ediyor. Kımız içmek için önce bir at bulmanız gerekiyor. At sütü, ne de olsa kımız. Atı sağmadan önce huylanmaması için, süt önce bir taya emdiriliyor. Ardından Moğol kızı, inek sağar gibi başlıyor parmaklarıyla memelerinden çekmeye. Yavaş yavaş gelen sütü kovaya sabırla doldurduktan sonra kımız bir inek tulumu içinde üç bin kez bir sopayla karıştırılıyor ve ardından bir gün bekletiliyor.
Sonrasında bu toprakların içeceği olarak buluşuyor insanıyla. Eğer kımızı içmeyip 10 ay bekletirseniz, insanı sarhoş eden bir içki halini alıyor.
Gerlerde yaşayan Moğollar, yabani atlarıyla doğal yaşamın tadını doyasıya çıkarırken, kentlerde yaşam tüm hızıyla sürüyor.Enflasyonun yüzde 15'lerde seyrettiği Moğolistan'da genç kızlar günümüze uygun kıyafetlerle dolaşıyor. Yollarsa son model araçlarla dolu. Düşünüyoruz da bir yanda doğayla bütünleşmiş Ger halkı, diğer yanda kentliler. Yaşamı boyunca kente hiç inmemiş olanlar, belki kendi ülkesinin diğer yüzünü hiç bilmiyor ama bir gerçek var ki özgürlüğün tadını herkesten çok onlar çıkarıyor.
ÖZGÜR ATLAR DİYARI
Çinlilerin uzaydan görülebilen tek insan eseri olan Çin Seddini Moğol Hükümdarı Cengiz Han'ın akınlarından korunmak için yaptığını biliyoruz. Cengiz Han'ın zaferlerinde büyük payı olan atların torunları ise bugün onların her şeyi. Çocukların birçoğunun bisikleti bile yok ama atlarının adını koymuşlar bile çoktan.
Moğolların geleneksel çalgısı Morinhur'un baş kısmında bile at figürü var. Hatta bu sazın telleri de at kuyruğundan. Bu topraklarda yaşayanlar sanki atın üzerinden hiç inmiyor. Ancak haksız da sayılmazlar. Çünkü kimi zaman yüklerin, kimi zaman sevinçlerin, kimi zamansa hüzünlerin beraberce taşındığı bu dostluğun temeli asırlar öncesine dayanıyor.
UNUTULMUŞ SOYADLAR
Moğol Hükümdarı Cengiz Han'ın dört oğlu Cuci, Ogeday, Toluy ve Çağatay. Moğollar Çağatay'a 'Tagatay' diyor. Onlar için Cengiz Han ve oğulları öyle değerli ki, bu isimleri çocuklarına bile koymuyorlar. Tıpkı bizim ulu önderimiz Atatürk'ün ismini koyamadığımız gibi. Belki de bu yüzden adımızın Çağatay olduğunu söylediğimizde şaka yaptığımızı düşünüp gülmekten kırılıyorlar. Sen bizle dalga mı geçiyorsun bakışlarından anlıyoruz bunu. Açıkçası bu topraklardaki ayrıcalıklı adımızın tadını çıkarmaya başlıyoruz hemen.Moğolistan'da geçtiğimiz yıllarda çıkan yeni bir soyadı kanunu ise ortalığı karıştırmış. Yeni yasaya göre yaklaşık 60 yıldır ilk isimlerini kullanan 2.7 milyon Moğol'un artık resmi işlerde de soyadlarını kullanmaları gerekiyor. Ancak ortada bir sorun var. Moğolların büyük bir çoğunluğu soyadlarını hatırlamıyor.
Ne yazık ki, Sovyet rejiminde geçen 60 yıldan sonra soyadını bilen bir Moğol'a rastlamak mümkün değil. Sadece bazı yaşlılar hatırlayabiliyor. Çaresiz kalan hükümet, belki yeniden hatırlarlar diye uzun listeler halinde bin 300 soyadı yayınlamış. Soyadlarını unutanlar bu listelerden yeni soyadı seçebiliyor. Ancak seçme hakkı da yetkililerin başını ağrıtıyor. Çünkü gururlu her Moğol, Cengiz Han soyadını taşımak istiyor.
DENİZ GÖRMEMİŞ GÖZLER
Bugün kar leoparı, çift hörgüçlü deve ve Gobi ayısının yaşadığı Gobi Çölü, geçmişte dinozorların yaşam alanıymış. Dünyadaki ilk dinozor fosilleri Moğolistan'ın Gobi Çölü'nde bulunmuş. Bu gerçek ülkenin milli müzesindeki dinozor iskeletleriyle fosilleşmiş dinozor yumurtalarıyla da gözler önüne seriliyor.
Moğolistan'ın üçte birini kaplıyor Gobi Çölü. Kumdan bol bir şey yok anlayacağınız bu topraklarda ama asıl dalgaların sahile vurup ıslattığı kumlara hasret onlar. Çünkü denize sınırı yok Moğolistan'ın. Birçok Moğol belki de hayatı boyunca deniz yüzü görmeden ayrılıyor bu dünyadan.
O yüzden Tull Nehri onların her şeyi. Burası ülkenin dört bir yanından Moğol'un gelip serinlediği çöldeki bir vaha adeta. Moğollar'ın her fırsatta söylediği 'Şansımız varsa gelecek yıl da Naadam'ı görürüz' sözü, geleneksel Naadam bayramına verdikleri değerin en büyük göstergesi.
Moğol halkı, 1920'lerden bu yana her yıl temmuzda Naadam Bayramını kutlamak için koşuyor statlara. Bayramının simgesi Cengiz Han'ın dokuz tuğu her bayram Cumhurbaşkanlığı konutundan alınıp stadyuma getiriliyor. Sporcular ilk olarak dokuz tuğa Cengiz Han'ın gücüyle yarışabilmek için yüzlerini sürüyor.

MOĞOLİSTAN'DA TÜRK HALKLARI

Moğalistan Çin egemenliğinde uzun bir süre yaşadıktan sonra 1924'te "Moğolistan Halk Cumhuriyeti" olarak kurulmuştur.

Mogolistan, Türklerin tarihinde ve geçmişinde önemli yer tutmuş ve ilk Anayurtlarının bir parçası olmuştur. Ayrıca Türklerin ilk bilinen yazılı metinleri Orhun Yazıtları (Kitabeleri) ve Yenisey Nehri kıyısındaki Kırgızların mezar kitabeleri 731-732 bu bölgededir.
Bu anıtlar Bilge Kağan ile Kültiğin adına dikilmiş Yuluğ Tiğin tarafından yazılmıştır. Türklerin birleşik Hanlığı Moğolistanda 546 da Orhon Nehri kıyısında kurulmuştur.
Bölge 840'ta Uygur Türkleri'nin egemenliğine geçmiştir. Moğol îınparatorluğunun çökmesi sonucu Uygur Türkleri'nin topraklan 1644-'ten 1911'e kadar Mançu Hanedanı'nın egemenliğine geçmiş ve burada Kazak, Urianhay vr Hoton boyları arasında yedi Türk toplumıı yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Ayrıca bölgede Özbek ve Uygurlar da az sayıda bulunmaktadır.

Bugün Moğolistan Halk Cumhuriyeti içinde 152.000 kadar Türk Halkları oldugu tahmin edilmektedir.
120.000 Kazak, 26.000 Urianhay, 6.000 Hoton, Türk dili konuşan ve Türk kökenli hane halklarıdır.Türk Halkları çoğunlukla ülkenin Kuzey ve Kuzeybatısında yaşamaktadırlar, Moğolistan Anayasasının ırk, cins, milliyet, din gözetilmeksizin eşit haklar verdiği sanılmaktadır.
Ve Moğol Anayasası'nda Türklere siyasal, ekonomik, sosyal halkların verildiği yazılmaktadır. Hatta Sovyet Kazakistan'ından buraya öğretmen, doktor, getirildiği kaynaklarca doğrulanmaktadır.
Bu bölgede ki Kazaklar hayvancılıkla uğraşmakta ve çiftçilik yapmaktadırlar. Bölgedeki Kazaklar milli kültürlerini korumaya büyük çaba göstermişlerdir.
Moğolca konuşan ve Altay dağlarında yaşayan Urihanhay'lar ve Hotonlar. hayvancılık ve avcılıkla geçimlerini sağlarlar.
Moğolistan'da 14 yaşına kadar eğitim zorunludur. 11 yıllık tarım ve sanayi okulları vardır. Okullarda Kazak programları , Moğol programlarının yanında uygulanmaktadır.
1986 verilerine göre Kazak bölgesinde dokuz ilkokul, onaltı ortaokul, bir de öğretmenokulu'nun olduğu kaynaklarca doğrulanmaktadır. Buradaki öğrenciler genellikle Kazakistan Cumhuriyeti Üniversitelerine, Alma-Ata'daki teknik okullara gitmektedirler.
Moğalistan'da din ve devlet işleri ayrı olup herkesin ibadet özgürlüğü bulunmaktadır. Türk halklarına ait camiler bulunduğu gibi Şamanizm ve Ataizm izlerine de rastlanmaktadır.
Eğitimde Kiril Alfabesi'ni kullanmaktadırlar.

ÖREN


Ören, Kaz dağlarının denizle kucaklaştığı doğal sit sahası olarak korunan denizi ve oksijen oranı bakımdan dünyanın ikinci sırasında yer alan Ege’nin cenneti tatil beldesidir.

Ören, İzmir’e 180 km, İstanbul’a 400 km mesafede olup, yöreden Bergama, Efes, Asos, Truva, Ayvalık-Cunda Adası, Dikili gibi daha birçok antik yörelere kara ve deniz yoluyla günübirlik turlarla gidilebilir.

16 Temmuz 2007 Pazartesi

MALTA ADASI




Güney Avrupa'da, Akdeniz'de adalar, Sicilya'nın güneyinde yer almaktalar. Malta takımadaları 3 büyük, 2 küçük adadan oluşur.
Büyükleri: Malta, Gozo ve Comino.
Takımadalar arasında en büyüğü olan Malta 237 km², Gozo 68 km² ve Comino 2 km² yüzölçümüne sahiptir.

Ülkede hava genellikle çok sıcaktır. Yağış özellikle serin yaz mevimlerinde az miktarda gerçekleşir. Yıllık ortalama hava sıcaklığı 22 C0 civarındadır.

İnsanlar, kelimeleri İtalyanca'ya, fonetiği Arapça'ya benzeyen değişik bir dil konuşuyorlar. Ama, burası bir Kuzey Afrika kenti de değil. Çünkü, adadaki tek camiye ve tek Müslüman mezarlığına karşın, 390 kilise var.
Bugün Malta Parlamentosu'nun ve Cumhurbaşkanı konutunun bulunduğu saray, eskiden Malta Şövalyeleri'nin merkeziydi.
Malta'nın melezliğini en güzel tanımlayan unsur, ülkenin resmi dili "Malti", yani Magrip Arapçası'nın bir lehçesi.
İçinde çok sayıda İngilizce, İtalyanca ve Arapça kelime barındırıyor. Semiyotik temeli ise eski Fenike dili.
Ancak bu karışıklık, Malta turizmi için çok büyük bir avantaja dönüşmüş. Halkın hemen hemen tümü, yerel dilinden başka, rahatlıkla İngilizce ve İtalyanca konuşuyor. Malta'daki bu dil renkliliği, insana ister istemez Babil Kulesi'ni hatırlatıyor.

Bağımsız Malta'nın öyküsü 1964 yılında başlıyor. Ancak, yabancı işgalini simgeleyen son İngiliz valisinin adayı terk ettiği tarih 1979.
Bunu, başkent La Valetta'nın tam karşısında yer alan "Üç Şehirler"den Vittoriosa'da (ötekiler Senglea ve Cospicua) dik-tikleri bir heykelle ölümsüzleştirmişler. Ancak, İngiliz atmosferi varlığını hâlâ sürdürüyor. Otomobiller sağdan direksiyonlu, trafik soldan akıyor. Cumhuriyet Meydanı'nın tam ortasında Kraliçe Victoria'nın heykeli yükseliyor. İnsanlar, son derece şık giysilerle açık hava kahvelerinde, akşamüstleri 5 çaylarını içiyorlar. Ülkede Malta lirası (oldukça değerli) kadar İngiliz sterlini de dolaşım halinde.

Bu Anglosakson yaşam biçimi, Güney İtalya gelenekleri tehdit ediyor.

Futbolun, küçük adada son zamanlarda aşırı ilgi görmesinin nedeni de bu... Maltalılar, Milanlılar ve Juventuslular diye ikiye ayrılmışlar.
Kısacası, adada iki Malta var. İngiliz ve İtalyan Malta'sı.

Aslında İngiliz - İtalyan Malta'larının rekabeti bu küçük adanın tarihine de damgasını vurmuş. İlk sakinleri Sicilya'dan gelenler.
Ada, Fenikeliler'den ve Kartacalılar'dan sonra Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girmiş. Bir ara Araplar'ın eline düşen yerel halkı, yine Sicilya'dan gelen Normanlar kurtarmış. Kısacası Malta, uzun bir süre Sicilyalılar'ın arka bahçesi olmuş.

Saint-Jean Şövalyeleri'ne Osmanlı kuşatması sırasında yardım edenler, papanın gönderdiği İtalyanlar idi. Adanın bugünkü kültürüne İngilizler ve İtalyanlar damga vurmakla birlikte, Malta, tarih sayfalarında aynı adı taşıyan şövalyeleriyle özdeşleşmiş durumda.
1530-1789 yılları arasında, yani tam 268 yıl boyunca bu adaya, içinde Avrupa'nın en soylu ailelerini barındıran Saint-Jean Şövalyeleri tarikatı hükmetmiş. Bu askeri-dini örgütün dönemini en güzel yansıtan yapı, başkent La Valletta'daki San Giovanni Katedrali.

Dışarıdan bakıldığında, sıradan bir manastır görüntüsüne sahip katedralin barok iç mimarisi olağanüstü bir güzellikte.
Küçük müzesinde, ünlü İtalyan ressamlar Caravaggio ve Mattia Preti'nin tabloları sergileniyor. Katedralin içi bölüm bölüm.
Her biri şövalyelerin geldiği Avrupa'nın farklı bölgelerini temsil ediyor. Fransa, Almanya, İtalya, Castilla, Portekiz gibi.
Kilisenin tabanında Malta Şövalyeleri'nin büyük üstatlarının mermer mezarları bulunuyor. Ka-tedraldeki altınlar ve zenginlik, bu askeri-dini örgütün bir zamanlar ne kadar güçlü olduğunun kanıtı.
Bu zenginliğin temelinde Avrupalı soylu ailelerin serveti kadar, bir dönem Akdeniz'de yaptıkları korsanlığın payı da olduğunu hatırlatalım.

Kültürel zenginliğin bir başka vitrini de eski Mdina, bugünkü adıyla Rabat kenti.

Surlar içindeki eski kent, tam anlamıyla bir sanat tarihi elkitabı niteliğinde.
Norman mimarisi binalarıyla, 1500 yıllarının İspanyol ve Portekiz evleri, neoklasik villalarla barok kiliseler iç içe, daracık sokaklar boyunca uzanıyor. Bütün bu yapılarda kireç taşı kullanılmış. Tarih-öncesinden günümüze, insanoğlunun inşaat için en çok kullandığı malzemelerden biri olan bu taş, zaman içinde sarımsı bir renk alıyor ve akşam güneşinin batışında çok hoş gölge oyunları sergiliyor, hayal gücünü alıp ta uzaklara götü-rüyor.Malta'nın iki adası arasında da dağlar kadar fark var.

Ana ada Malta, bugün kilometrekareye düşen 1.165 kişi ile yeryüzünün en nüfus yoğun bölgesi... Barok binalar, devasa surlar, tersaneler, demir kapılı kaleler ve yüksek katedraller, insanda beton altında ezilmişlik duygusu yaratıyor. Burada insanı bir kent kültürü sarıp sarmalıyor.

Ülkenin ikinci büyük adası Gozo'da ise, tamamen bir Akdeniz coğrafyası egemen. Victoria kenti dışında sizleri yeşil ve el değmemiş bir doğa karşılıyor. Gozo, turkuvaz rengi sularının yanı sıra, bisiklet ve trekking güzergâhlarıyla, at sporları ve dalıcılık gibi özel ilgi alanlarıyla da turistlere sesleniyor. İngiliz egemenliğinden kültürel ve gastronomik açıdan hiç etkilenmeyen bu ada, keçi peynirleri, etli zeytinleri ve mutlaka ama mutlaka domates salatalarıyla, bizi aşina olduğumuz bir mutfağa çağırıyor.

Ve böylece iki ada birbirini tamamlıyor. Birinde tarih, arkeoloji, mimari, diğerinde ince kumlu plajlar, rengârenk kır çiçeklerinin açtığı vadiler, gelin gibi süslenip boyanmış balıkçı kayıkları.
Bütün bu çeşitlilik, son yıllarda meyvesini hızla vermeye başlamış. Yılda bir milyon turistin ziyaret ettiği ülkede, bu sektörün geliri, ülkenin gayri safi milli hasılasının yüzde 30'unu oluşturuyor.

Turistlerin büyük çoğunluğunu İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, Avustralyalılar ve Amerikalılar oluşturuyor. Son yıllarda sunduğu elverişli koşullar ve fiyat politikaları sonucu Türkiye'den de çok sayıda turist gitmiş.

13 Temmuz 2007 Cuma

MACHU PICCHU





Dünyanın yeni yedinci harikalarından biri: Machu Picchu


İnkaların burayı bir ibadet yeri olarak kullandığı düşüncesi hakimdir. Yüksek kayalıklara yerleştirdikleri elips şeklinde altından yansıtıcılarla astronomik gözlemler yapmışlardır. Kentte yer alan tapınakların büyük bir bölümü tek tarafı açık, gökyüzüne doğru giderek daralan üç duvardan oluşmaktadır. İnkalarda üç rakamının ayrı bir anlamı vardır. İnkalar, gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç varlığa ve bu üç varlığın kendi tanrıları olduğuna inanıyorlardı. Her şeyin temelinde bu üç varlık gizliydi. Hava, su, toprak, güneş bir elin parmakları idi. Serçe parmağı ise insanı temsil ediyordu

50 yılda 300 kadar işçi tarafından inşa edilen bu kentte sadece 100 sene kadar yaşayabilmişlerdir. İç savaş veya göç teorileri İnkaların neden bu kenti terk ettiklerine kesin bir cevap vermemektedir.

PERU CUMHURİYETİ


Peru, ya da resmî adıyla Peru Cumhuriyeti Güney Amerika'nın batısında bir ülkedir. Kuzeyde Ekvador ve Kolombiya, doğuda Brezilya, güneydoğuda Bolivya, güneyde Şili ve batıda Büyük Okyanus'la sınırlıdır.

Peru bin yıllar boyunca Pre-İnka kültürüne sahip olan bir ülkedir. İlk göç eden yerleşimciler, M.Ö. 20.000 ile 10.000 yıllarına kadar bugünkü Peru'nun olduğu bölgeye gelmişlerdir. M.Ö. 4000 yıllarında tarla kurmaya ve hayvan yetiştirmeye başlarlar.

Bugün halen daha ayırt edilebilen en eski kültür, M.Ö. 800 ile M.Ö. 300 yıllarına kadar var olmuş olan Chavín de Huántar'dır. Titikaka Gölü çevresinde M.Ö. 1. yüzyıldan itbaren M.S. 1000 yılına kadar Tiahuanaco kültürü oluşur. Sahilde, And nehirlerinin sulak alanlarında M.S. ilk binyılda Lambayeque Bölgesi civarında Mochica gibi farklı kültürler oluşur. İnka Krallığı'ndan önce, gelişmiş şehir kültürü olan Chimú'nun başkenti Chanchan'dı.

İnka Krallığı 1200 civarında oluşur ve 1532'ye kadar bugünkü Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya, Arjantin ve Şili'nin büyük kısmına genişler. Peru'nun yüksek platosunda bulunan Cusco şehri İnka Krallığı'nın başkentidir.
İspanyollar 1532'den itibaren bu ülkeyi fethederler ve İspanya Krallığı adına Peru Valiliği'ni kurarlarlar ki bu valilik, zirvesine ulaştığında bugünkü Panama'dan, kıtanın en güney noktasına kadar ulaşmıştır.
1821'de ülke José de San Martín ve Simón Bolívar tarafından kurtarılır ve bağımsızlığını kazanır. Bununla birlikte isyanlar ve iç savaşlar modern bir devletin gelişmesine engel olurlar.
Bugünkü Peru milli arması 25 Şubat 1825'de milli kongrenin kanunuyla kabul edilir. Çizimi parlamenter José Gregorio aittir.

Cusco - Kutsal İnka Vadisi:

3310 metre yükseklikte, And Dağları arasında yer alan İnka İmparatorluğunun başkenti Cuzco’nun Milattan Önce 1100 senesinde kurulduğu söylenmektedir. Quechua dilinde Cusco, göbekbağı anlamına gelmektedir çünkü İnkaların yaptıkları her yol, Cusco’ya çıkmaktadır. 1532 senesinde İnkaların nasıl kağıttan bir şato gibi birdenbire yok olduğu sırrını halen korumaktadır. Güneşin oğlu altın saçlı Manco Capac’ın günün birinde okyanusların ötesinden çıkıp geleceğine inanan İnkalar, Tanrı sandıkları İspanyollara her şeylerini hiçbir mücadele göstermeden vermişlerdir. Böylelikle General Francisco PIZZARO başkanlığındaki İspanyol istilası İnka Uygarlığını tarih sayfalarından silmekle kalmamış, medeniyetin yarattığı tapınakları yerle bir ederek yerine kiliseler ve malikaneler yaptırmıştı.

12 Temmuz 2007 Perşembe

CHICHEN ITZA PİRAMİDİ-MEKSIKA



Yucatan Yarımadası (M.Ö. 800 öncesi) , Meksika da bulunan Chichen Itza Piramisi, dünyanın yedi harikasından birisidir.

Maya medeniyetinin ekonomik ve politik merkezi olarak hizmet vermiş en meşhur maya tapınak sitesidir.

Değişik yapıları –kukulkan piramidi, chac mol tapınağı, bin kolonlar geçidi, tutukluların oyun sahası – bugün dahi harikulade bir mimari alan ve mekân düzenleme göstergesi olarak kendini göstermektedir. Piramidin kendisi maya tapınaklarının en sonuncusu hiç şüphesiz en büyüğüdür.

10 Temmuz 2007 Salı

ATİNA




Yunanistan'ın başkenti ve yaklaşık 4 milyon kişilik nüfusuyla en büyük şehridir.
Kozmopolit ve modern bir şehir olan Atina, antik çağlarda da önemli bir ticaret ve kültür merkeziydi.
İsmi, koruyucusu olan savaş tanrıçası Athena'dan gelmektedir. 1896 ve 2004 Yaz Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır.

M.Ö. V. yüzyıldan kalma mimari kalıntılar gerçekten etkileyici. Akropol ve çevresindeki antik tiyatrolar ve yazın Atina Festivali'ne ev sahipliği yapan 0deon'un yanı sıra Akropol'ün zirvesinde iyon tarzındaki Atena Nike, Erechteion, Dionisos ve Partenon tapınağı eski Atina'nın ayakta kalabilen en önemli kalıntıları.
Atina'yı Akropol'ün zirvesinde seyrettikten sonra Olimpia-Zeus tapınağı, Hadrian kemeri ya da Arkeoloji Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Temmuz-Eylül ayları arasında yolunuz Atina'ya düşerse Dafni Şarap Festivaline'de gitmeyi ihmal etmeyin.

ARKEOLOJİK ÖREN YERLERİ ve MÜZELER

Yunanistan'da arkeolojik ören yerleri, yılbaşı tatili, Paskalya, 1 Mayıs ve Noel'de ziyarete kapalı. Akropol: M.Ö. V. yüzyıldan kalma antik Yunan tapınaklarına ait kalıntıları görebilirsiniz.
Propylaea: Akropol alanına anıtsal giriş kapısı. Beyaz mermerden bu yapıda dor ve iyon mimari stilleri ilk defa birarada kullanılmış.
Atena Nike Tapınağı: Bu küçük tapınak bir zamanlar kutsal mekan ve hayvanların kurban edildiği küçük bir sunaktan oluşuyordu.
Partenon: Akropolün en büyük tapınağı. Dünyanın en ünlü arkeolojik kalıntılarından biri. Çatısı ahşaptı, geri kalan kısım bütünüyle mermerden inşa edilmişti.
Erektheion: Atena ve Posiedon'a adanmış bir tapınak. Bu yapının en önemli özelliği güney kenarında sirenler şeklinde oyulmuş 6 sütunun yer alması. Bugün orjinal sütunların yerinde kopyaları mevcut. Agora: Agora eski Atina'da şehrin ticaret ve sosyal merkeziydi. Modern felsefe, bu antik meydanda doğdu. Agora'nın içindeki Theseion, antik Yunan'ın en iyi koruna gelmiş kilisesidir.
Areios Pagos: Antik Atina kosülü burada faaliyette bulunuyordu. Daha sonra bu yapı Sadalet Sarayı olarak hizmet verdi. Aziz Paul M.Ö. 51'de Atinalılara buradan seslenmiş.
Bizans Atina'sı: Kentte geç Bizans dönemine ait, XI ve XII. Yüzyıllar arasında inşa edilmiş çok sayıda kilise mevcut. Başlıcaları Agios Eleftheiros, Kapnikarea, Agii Apostoli, Agii Theodori, Storia Nikodimoiu
Dionysos Tapınağı: Dionysiou Areopagitou yolunu takip ederken karşınıza gelen ilk arkeolojik ören yeri, En eski antik Yunan tiyatrosu da burada. M.Ö. V. yüzyılda inşa edilen tiyatroda Aristofanes'in komedileri ile Euripides ve Sofokles'in trajedileri sahneleniyordu. Tiyatronun seyirci kapasitesi 17 bindi. Hadrian Kemeri: Olgas ve Amalias caddeleri arasında antik ve modern şehri ayıran kemer.
Keramikos Mezarlığı: Ünlü Atinalıların gömüldüğü mezarlık.
Lykavittos Tepesi: Atina manzarası için ideal bir nokta. Tepenin zirvesinde San George Ortodoks Kilisesi yer alıyor.
Odeon Erode: Akropolden de görülebilen anfitiyatro. M.Ö. 161'de inşa edildi. Halen Atina Festivali'ne ev sahipliği yapıyor.
Olimpik Stad-Panathinaikos Stadı: İlk olimpiyat oyunlarının düzenlendiği stad.
Pnyx: Yarım daire şeklinde, 10 bin kişiyi alabilen, eski Atinalıların toplandığı meydan.
Başkanlık Sarayı: Eski Başkanlık Sarayı, Cumhurbaşkanı tarafından özel davetlerde kullanılıyor.
Roma Forum'u: Plignotou yolu tarafından Roma kazılarını izleyebilirsiniz. M.Ö. I. Yüzyıldan kalma rüzgar kulesi ve su saati de bu alanda.
Olympia-Zeus Tapınağı: Bugün kalıntıları mevcut. Bir zamanlar Yunanistan'ın en büyük tapınağıydı.

MÜZELER
Akropol Müzesi
Antik Agora'daki Tapınak Müzesi
Benaki Müzesi
Bizans Müzesi
Goulandris Doğa Tarihi Müzesi
Popüler Sanat Müzesi
Tarih ve Etnoloji Müzesi
Yahudi Müzesi
Kanellopoulos Müzesi
Keramikos Müzesi
Melina Merkouri Kültür Merkezi
Kiklad Sanatı ve Antik Yunan Müzesi
Ulusal Arkeoloji Müzesi
Ulusal Kütüphane
Savaş Müzesi

TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ



Sultan Ahmet Meydanı batısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı (16yy.) 1983 yılından beri Türk ve İslam Eserleri Müzesidir. 19.yüzyılın sonunda başlayan kuruluş çalışmaları, 1913 yılında tamamlanmış ve müze, Mimar Sinan`ın en önemli yapılarından biri olan Süleymaniye Camii külliyesi içinde yer alan imaret binasında 1914`de "Evkaf-ı İslâmiye Müzesi" (İslâm Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır. Cumhuriyet`in ilanından sonra ise "Türk ve İslâm Eserleri Müzesi" adını almıştır.

Sultan sarayları dışında günümüze gelen tek özel saraydır. Kemerler üzerine yükseltilmiş yapı 3 taraftan ortadaki terası çevreler. Terastan müzenin ilk bölümüne merdivenlerle ulaşılır. Odalar ve salonlarda İslam dünyasının değişik ülkelerinde meydana getirilmiş nadir sanat eserleri sergilenmektedir. Taş ve pişmiş toprak, metal ve seramik objeler, cam eşyalar, el yazma kitaplar devirlerinin en kıymetli örnekleridir. Büyük salonların bulunduğu geniş camekanlı kısımda, 13-20 yy.ların el işi Türk halılarının şaheser örnekleri sergilenir. Bu eşsiz koleksiyon dünyanın en zengin koleksiyonudur. 13 yy. Selçuklu halıları ve sonraki asırlara ait diğer parçalar itina ile sergilenmişlerdir. Halı bölümünün alt katı son birkaç asrın Türk günlük yaşamı ve eserlerinin sergilendiği Etnoğrafik bölümdür.

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, 1984 yılında Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri Özel Ödülü`nü, 1985 yılında da Avrupa Konseyi-Unesco tarafından çocuklara kültür mirasını sevdirme konusundaki çalışmalarından ötürü verilen ödülü almıştır.

Halı Bölümü
Halı sanatının dünyadaki en zengin koleksiyonunu oluşturan halı bölümü ayrı bir önem taşımış ve müzenin uzun yıllar bir "Halı Müzesi" olarak ünlenmesine neden olmuştur. Müze, yalnızca Türkiye`nin değil, dünyanın en zengin halı koleksiyonuna sahiptir. Ender Selçuklu halılarının yanı sıra, 15. yüzyıla ait seccade ve hayvan figürlü halılar, 15.-17. yüzyıllar arasında Anadolu`da üretilen ve Batı`da "Holbein Halısı" olarak anılan geometrik desenli ya da kûfî yazıdan esinlenen halılar bu bölümün en değerli parçalarını oluşturur. İran ve Kafkas halıları, ünlü Uşak ve saray halı örnekleriyle zenginleşen Türk ve İslâm Eserleri Müzesi halı koleksiyonu bugün dünyada halı sanatı üzerine ciddi bir inceleme yapmak isteyenlerin başvurmaları gereken bir kaynaktır.
El Yazmaları ve Hat Sanatı Bölümü
7. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi yazma koleksiyonunun büyük bir bölümünü oluşturan Kur`an-ı Kerim`ler Müslümanlık`ın yayıldığı geniş coğrafi bölgelerden gelmektedir. Emevî, Abbasî, Mısır ve Suriye Tulunoğulları, Fatımî, Eyyubî, Memlûk, Moğol, Türkmen, Selçuk, Timurî, Safavî, Kaçar ve Anadolu Beylikleri ile Osmanlı hat sanatının yaratılarının bir arada izlenebildiği ender koleksiyonlardandır. Elyazmaları arasında, Kur`an`ların dışında, çeşitli konularda yazılmış (bazıları resimli) kitaplar, gerek konuları, gerek yazı stilleri, gerek ciltleri bakımından ilgi çekicidir. Osmanlı sultanlarının tuğralarını taşıyan fermanlar, beratlar, herbiri bir sanat eseri niteliğindeki tuğralar, Türk ve İran minyatürlü yazmaları, divanlar Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`ni, bu alanda da, dünyanın önemli müzelerinden biri durumuna getirmektedir.
Ahşap Eserler Bölümü
Bu koleksiyonun en önemli parçalarını 9.-10. yüzyıl Anadolu ahşap sanatının örnekleri oluşturmaktadır. Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminden kalan ender parçaların yanı sıra, Osmanlı Döneminin sedef, fildişi, bağa işlemeli ahşap eserleri, kakma sanatının eşsiz örnekleri, Kur`an cüzü muhafazaları, rahleler, çekmeceler bu zengin koleksiyonun ilgi çekici parçalarıdır.
Taş Sanatı Bölümü
Emevî, Abbasî, Memlûk, Selçuklu, Osmanlı dönemlerine ait, kimi motifli kimi figürlü, ama hemen hepsi yazılı taş eserler Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`nde bir araya getirilmiştir. Selçuklu Dönemi taş sanatının ender ve seçkin örnekleri, av sahneleriyle, sphenks, griphon, ejder gibi masal yaratıklarının yer aldığı figürlü mezar taşları, kûfî yazılı erken dönem taş eserler, Osmanlı hat sanatının bir uzantısı olan değişik üsluplarda yazılmış kitabeler gerek nitelik, gerek nicelik açısından önemlidir.
Keramik ve Cam Bölümü
1908-14 yılları arasında yapılan kazılarda bulunmuş keramik eserlerin ağır bastığı bu koleksiyonda Samarra, Rakka, Tel Halep, Keşan kaynaklı olanlar başta gelmektedir. Böylece Erken-İslâm Dönemi keramik sanatının aşamalarını Türk ve İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonunda izlemek mümkündür. Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemine ait, mozaik, mihrap ve duvar çinisi örnekleri ile Konya Kılıçaslan Sarayı alçı süslemeleri koleksiyonun bir başka önemli bölümünü oluşturmaktadır. Osmanlı çini ve keramik sanatı örnekleri, yakın dönem Kütahya ve Çanakkale seramikleri ile noktalanmaktadır. Cam koleksiyonu ise, 9. yüzyıl İslâm cam sanatı örnekleriyle başlayıp, 15. yüzyıl Memlûk kandillerini, Osmanlı Dönemi cam sanatı örneklerini kapsamaktadır.
Maden Sanatı Bölümü
Büyük Selçuklu İmparatorluğu dönemine ait, tarihli ender örnekler Anadolu Selçuklu döneminden havan, buhurdan, ibrik, ayna, dirhemlerle başlayan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Maden Sanatı Koleksiyonu, Cizre Ulu Camii kapı tokmakları ve İslâm maden sanatı alanında önemli bir yeri olan burç ve gezegen sembolleriyle bezeli figürlü 14. yüzyıl şamdanlarıyla önemli bir koleksiyon oluşturmaktadır. 16. yüzyıldan başlayıp, 19. yüzyıla ulaşan Osmanlı maden sanatı örnekleri arasında ise gümüş, pirinç, tombak, murassa (değerli taşlarla süslü) sorguç, kandil, gülabdan, buhurdan, leğen ve ibrikler yer almaktadır. Etnografya Bölümü
Uzun yıllar boyunca toplanan etnografik parçalar, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi`nin İbrahim Paşa Sarayı`na nakliyle sergilenme olanağını bulmuştur. Müzenin en genç bölümü olan bu koleksiyonda, Anadolu`nun çeşitli bölgelerinden toplanmış halı-kilim tezgâhları, dokumalar, yün boyama teknikleri, halk dokuma ve işleme sanatı örnekleri, yöresel zenginlikleri içinde kostümler, ev eşyaları, el sanatları, el sanatı aygıtları, göçer çadırları kendilerine özgü mekânlar içinde sergilenmektedir.

ESKİ İSTANBUL EVLERİ





İstanbul'da, hanedana mensup kişilere, devlet büyüklerine ve varlıklı kesime ait büyük saraylar, köşkler, yalılar, kasırlar ve konaklara ilave olarak, halka ait evler de kent dokusunun ve görünümünün önemli öğelerinden olmuştur. Bu evler, bir yandan Anadolu'daki ev mimarisine, diğer taraftan da büyük yapılara benzeyen yanlarına rağmen, İstanbul'a özgü orijinal bir mimari tarzına sahiptirler.

Tipik bir İstanbul sokağı yanyana sıralı evlerin bulunduğu, kıvrımlı, eğri büğrü bir sokaktır. Burada yer alan evler genellikle bir veya iki katlıdır; etraflarını kuşatan yahut arka kısımlarında küçük bir bahçeye sahiptirler. 1660 yılındaki büyük yangından sonra hükümetin yasaklamasına rağmen İstanbul'da evler Cumhuriyete kadar genellikle ahşaptan yapılmaya devam etmiştir.

İstanbul'da en yaygın olan ev tipini şöyle tasvir edebiliriz: Biraz yüksekte bir bodrum üzerine iki katlıdır. Bodrumun yüksek yapılması nedeniyle giriş kapısına, birkaç basamakla ulaşılır. Zemin kat sokağa kapalıdır, bu nedenle az sayıda küçük pencereleri vardır. Bu pencerelerin dışında parmaklık veya ahşap kafesler bulunur. Zemin kat yaşama alanı değil, servis alanı olarak kullanılır.

Üst kat, bir çıkma ile alt katın üzerinden sokağa doğru taşar ki bu "cumba" olarak isimlendirilir. Üst katın cumbası ve pencereleri sokağı daha iyi görebilecek şekilde tasarlanmıştır. Üst kat yaşama alanıdır. Özellikle üst katta bulunan ve yabancılar tarafından "Türk Odası" olarak anılan büyük oda gündelik yaşamın büyük kısmının içinde yaşandığı bir mekandır. İçi, oturmak için sedirlerle kaplı bu odanın. en az iki duvarında çok sayıda pencere olur. Bu oda oturma, misafir ağırlama ve uyumanın dışında, yemek için de kullanılır. Yemek, odanın ortasında çok alçak bir sehpa üzerinde, yerde yenir. Bu odaların içerisinde bazan bir ocak ve "gusülhane" adı verilen yıkanma yeri de olabilmektedir.

İçleri ve dış yüzeyleri ahşap süslemelerle bezenmiş bu evlerin çatılarında da ahşap saçaklar vardır.1950'li yıllardan itibaren hızlanan göç nedeniyle bu evlerin bir çoğu yerlerine daha çok katlı apartmanlar yapılması maksadıyla yok edilmiştir. Fakat günümüzde hala Süleymaniye, Üsküdar, Boğaziçi, Kadırga ve Kocamustafapaşa semtlerinde bu tür eski İstanbul evleri bulunmaktadır.

KANARYA ADALARI




İspanya yönetiminde olan ve Afrikanın kuzeybatı kıyılarından 110 km açığında yer alan ve 7 adadan oluşan Kanarya adaları ikiye bölünmüş. Bunlardan Las Palmas ili Gran Canaria, Fuerteventura ve Lanzarote adalarından, Santa Cruz de Tenerife ise Tenerife, La Palma, Gomera ve Hierro adalarından oluşuyor. 1.5 milyon nüfusa sahip adaların temel gelir kaynağı muz üretimi ve turizm.


Adalarda yıl boyunca kuru ve sıcak bir iklim hakim. Sıcaklık yıl boyunca 18-30 derece arasında değişiyor. Bu iklim yapısı bilinen her türlü sebze ve meyvanın yetiştirilmesine imkan veriyor. Bununla birlikte sadece bu adalarda yetişen bitki sebze ve ağaç türleri mevcut. 2000'e yakın bitki endemik türden. Çeşitli orkideler ve sadece bu adalarda yetişen ve son buzul çağından sonra bugüne kadar varlığını sürdüren meşhur Canavar Ağacı (Dragon Tree) Tenerife adasının her yerinde hakim.

Adaların yeryüzü şekilleri çok değişken. Kraterler, volkanik çöller, ormanlar, kanyonlar, yüksek kayalıklar yüksek tepe ve dağlarla kaplı. Kıyılar volkanik özelliklerden dolayı yer yer kahverengi ya da siyah kumsallarla kaplı.

Adalarda nehir olmadığı için içme ve sulama suları arıtma tesislerinden sağlanmakta. Bu adalara özgü palmiye ağaçları, itinayla düzenlenmiş bahçelere
ayrı bir güzellik katıyor. Bitki türleri ile birlikte adaya özgü hayvan türleride mevcut. Özellikle 200'e yakın kuş çeşidinden Papağan türleri ve Kanarya türleri çok yaygın.
Lanzarote adası 300'e yakın volkanik tepesi ile ay yüzeyine benzeyen bir yapıya sahip. En son 1824 yılında ki patlama ile bugünkü halini almış. Fuerteventura kumtepeleri ve kıyıları ile tipik bir Afrika görünümüne sahip. La Palma her türlü meyve ve sebzenin yetiştirilmesine imkan sağlayan bir iklime sahip. Bu nedenle de adalar içerisinde en yeşil olanı.
Hierro adalardan en küçük olanı. Gomera Basalt kayalıkları ile bir kaleyi andırmakta. Tenerife adası kanarya adalarının en büyüğü ve neredeyse Erciyes dağı kadar büyük bir dağı (3718mt) üzerinde bulundurması nedeniyle de en ilginci.

Loro Park: Bahçeleri, havuzları, akvaryumları ile barındırdığı 200'e yakın kuş türü ile dünyanın en büyük papağan kolleksiyonuna sahip.
Son derece evcil olan bu papağanlara yolda yürürken de rastlamak mümkün. Bu park özellikle yunusların ve deniz aslanlarının gösterileri ile de meşhur.

Teide yanardağının da içinde yer aldığı Teide milli parkı en fazla ziyaret edilen milli park. Teide yanardağı sadece kanarya adalarının degil, 3718 mt'lik zirvesi ile İspanya'nın da en yüksek zirvesi.
19 km çaplı krateri ile de dünyanın en büyük kraterine sahip volkanlarından. Hala krater içerisinde volkanik aktivitelerin olduğu yerler var. En son 1909 da 10 gün süreyle faliyet göstermiş bu yanardağ dünyanın 3. yüksek volkanı.

Christopher Columbus Amerikanın Keşfi için yola çıktıktan sonra 1492 yılında Gomera adasında konaklamış ve Tenerife adasının bugünkü halini almasına neden olan Teide Yanardağının patlamasını izlemiştir. Yanardağın oluşturduğu lav akıntılarından hemen hemen her yer eğimli.

Genel anlamda Tenerife adası yayvan bir huniye benziyor.

09 Temmuz 2007 Pazartesi

DENİZ HALKI

Yunanistan'ın ilk sakinlerine sıklıkla Pelasgi, yani "deniz halkı" denirdi. Yarımadanın bu sakinleri kuzeyden göçen işgâlcilerin etkisi ile güneye kaçtılar. Birbiri ardı sıra gelen işgallerle güney kıyılarına ve Ege Adaları'na yayıldılar. M.Ö. 3200 civarında bölgeye yeni gelenler birlikte zamanla Yunancaya dönüşen bir Hint-Avrupa dili getirdiler.
Antik Yunanistan M.Ö. 2. yy.'da da Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine girerek ortadan kalktı. Roma İmparatorluğu'nun 4.yüzyılda bölünmesiyle de 1821'e kadar Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan Konstantinopolis/İstanbul tarafından yönetildi. Antik kültürler ve politeist dinler bu dönemlerde yerini Ortadoğu kaynaklı dinler olan Ortodoks Hıristiyanlığa, 13.-14. yüzyıllardan sonra da Müslümanlığa bıraktı.
Günümüzdeki modern Yunanistan, 1821'de Osmanlı Devleti'nin İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında aldığı yenilgiler sonucu, bu imparatorlukların koruma bölgesi olarak, İstanbul'un idaresinden koparılan Mora Yarımadası ve Atina'dan ibaret küçük bir bölgede 'Yunan Krallığı' adı altında kuruldu.

İlk Yunan Kralı olarak da Bavyeralı aristokrat aileden gelen Otto isminde bir Alman atandı.

DUBAI



Birleşik Arap Emirlikleri'nin ikinci büyük şehri ama, ülkeyi oluşturan 7 emirlik arasında ilk onun adı akla geliyor. Bütün dünya buraya, çölün ortasına sadece bir tek amaç için geliyor öncelikle. Vergisiz alışveriş yapmanın keyfini yaşamak için.

1990'lar sonrası uygulanan politikalar sonucunda ve Hong Kong'un Çin'e devredilmesi ile sonrası bölgenin ticaret başkenti olma yolunda ilerleyen 2000'li yıllar ile de büyük projeler ile dünyaya adını duyuran şehir şu an bölgenin en önemli ticaret ve turizm başkentidir.

Birleşik Arap Emirliğinin en büyük ikinci emirliği olmasına rağmen en lüks ve en modern olanıdır. Son 20 yılda bu topraklardan petrol çıkarılmaya başlamasıyla Dubai'nin yapısı değişmeye başlar. Şehrin her yerinde gökdelenlere rastlamak mümkündür.
Şehrin başlıca bölgeleri ise Jumeriah ve Deira'dır. Şehir dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biridir. Şehirde lüks oteller bulunmaktadır ve dünyanın en ünlü şarkıcıları şehirde konser vermektedir.


Hayat yaz aylarında tamamen kapalı mekanlarda geçiyor. Çünkü sıcaklık ve nem ikisi birden insanı perişan ediyor. Dış mekanlarda özellikle, temmuz, ağustos aylarında yürümek mümkün değil.
Ülkenin ve Dubai'nin yol ağı çok iyi durumda. Her yerde tabelalar var. Yol kaybetmeniz diye bir şey söz konusu değil. Çöl ortasında petrol, ticaret ve diğer gelirlerle olabildiğinde yeşil modern bir şehir ortaya çıkarmışlar.


Dubai, Ortadoğu’nun spor başkenti. Dünya standartlarında ki golf merkezleri, tenis kortları, at yarışları, rally araba yarışları, rugby ve yelken Dubai’de yapılabilecek sporlardan sadece bazıları…
Dubai’de gezerken göreceğiniz çok şeye şaşıracaksınız. Mesela kimi bayanlar normal Batılı tarzda giyinirken, bazı kadınları ise kara çarşaf içinde görebilirsiniz. Bazı Arap erkeklerini uzun cüppelerle görürken, diğer bir taraftan şık giyimli modern Batılı işadamlarına da rastlayabilirsiniz. Turistler için giyim konusunda bir kısıtlama yok. Ama bazı kutsal ve önemli yerlere giderken bazı giyim kurallarına uymanız gerekecektir. Dubai’nin Müslüman bir ülke olduğunu unutmamalısınız! Dubai’de dolaşırken ezan sesleri duyup, özel olarak hazırlanan ibadethaneleri göreceksiniz.


Dubai’de dünyanın en güzel otelleri bulunuyor. Burj Al Arab, dünyanın en iyi otellerinden biri. Kendine ait bir adanın üzerinde yapılmış olan otelin yüksekliği yaklaşık 1000 feet. Gemi yelkeni şeklinde tasarlanan otelde 202 adet suit oda bulunuyor. Eiffel Kulesi’nden yüksek olarak inşa edilen otel, Amerika’nın simgesi olan Empire State ile hemen hemen aynı yükseklikte. Dubai için anlatmak gereken önemli bir diğer yer ise, dünyanın ilk ve tek 7 yıldızlı oteli olan, "Burj Al Arap" ismi Arap Kulesi anlamına geliyor. Karadan 300 metre uzaklıkta, çelik ve camdan yapılmış bir otel. Otelin banyo muslukları bile altından yapılmış, 50. katında özel bir helikopter pisti ve özel müşterilerini karşılayabilmek için, Rolls Rolce marka arabaları ve denizin üç kat aşağısında ise etrafı camla çevrili bir gazinosu var.


Dubai'de yaşayanların sadece yüzde 20'si kendi ülkesinin vatandaşı. Gerisi ülkeye gelen yabancılardan oluşuyor. Hintli sayısı yüzde 55. Ülkede o kadar çok Hint kökenli insan var ki, hükümet artık Hintlilere oturma izni vermiyor.

LONDRA










Dünyanın en ünlü kraliyetinin başkenti, dünya borsalarının en önemli merkezlerinden biri ve Avrupa gençliğinin gözdesi, tezatlar şehri Londra.
Farklı tatlar ve farklı insanlarla beraber olmak isteyenlerin Avrupa'daki birinci tercihi senelerden beri hep Londra oldu. Sebepsiz yere değil; 2000 yıl önce bir kaç bin kişilik bir Roma şehri olarak kurulan Londra bugün yedi milyonlar insanın yaşadığı, her yıl milyonlarcasının ziyaret ettiği kozmopolit bir şehir.
Türkçe ve Türkler dahil pek çok dilin konuşulup pek çok milletin beraber yaşadığı bir dünya şehri.

Londra, yüzyıllardır İngiliz Kraliyet ailesine başkentlik yapmış bir şehir olmasından ötürü bugün Kraliyet hazinelerinin en önemlilerine de ev sahipliği yapmaktadır. Kraliçe'nin evi olan Buckingham Sarayı'nın yanısıra Kraliyet hazinelerinin sergilendiği London Tower, Lady Diana'nın evi Kensington Palace şehrin Kraliyet ile ilgili bir kaç tacından sadece bir kaçı.

Londra dünyanın en önemli sanat eserlerini ve tarih kalınıtlarına evsahipliği yapan bir kültür kenti aynı zamanda. Klasik resimlerin sergilendiği Tate Gallery, modern sanat eserlerinin sergilendiği Tate Gallery Of Modern Arts ve National Gallery eşsiz tabloları ile ziyaretçileri büyülerken British Museum, Türkiye dahil pek çok ülkeden gelmiş olan tarihi eserleri ile hergün binlerce misafirini büyülemeye devam ediyor.

Londra New York'tan sonra dünyanın en önemli müzikaller şehri. Cats, Phantom Of The Opera, Chicagove sayıları otuzu aşan, her yaşa hitap eden müzikaller Londra'nın gecelerinde bir kültür rüzgarı estiriyor. Çağdaş müzikallerin yanı sıra Shakspeare meraklıları için şehrin güney yakasında döneminin en önemli oyunlarının sergilendiği tiyatroya bir gezi ve burda bir tur gerçekleştirmek, arzu ederseniz oyun izlemek mümkün.

Londra, müzeleri ile hem sayıca hem de kalite açısından dünyanın en önde gelen şehirlerinden biri. Kültür müzelerinin yanı sıra canlandırma müzelerini gezerken son derece etkileyici ortamlara girecek ve yeni tecrübeler yaşayacaksınız
Londra müzeleri denince ilk akla gelen tabii ki canlandırma müzelerinin en ünlüsü Madame Tussaud. Atatürk dahil pek çok ülkenin politikacı ve sanatçılarının mumyasının yer aldığı bu müzeye girişte her zaman uzun kuyruklar oluşmakda.


HINDU DİNİ







Hindistan nüfusunun yüzde 80’i olan 600 milyon kişinin kabullendiği Hinduizm, bu ülkedeki en yaygın dindir. Hindistan’dan başka Nepal’de ve Endonezya’nın bir bölümünde de izlenmesi nedeniyle Hinduizm, Asya’nın en büyük dini niteliğindedir.
Tarihte, İndüs ırmağı çevresinde gelişen uygarlığın Hinduizm’e çok benzeyen bir din geliştirdiği bilinmektedir. Bu din, daha sonra güneydeki Dravidyanlar ile kuzey Hindistan’ı işgal eden Aryan’ların birleşmesiyle Hinduizm’e dönüşmüştür. M.Ö. 1000 yıllarında Veda’ların yazılmasıyla bu dinin ilk yazılı kaynakları ortaya çıkmıştır.

Hinduizm’in günümüzdeki önemli kitapları: Krishna’yı anlatan Bhagavad Giita bölümüyle ünlü Mahabharata Destanı, Rama’nın hikâyesini anlatan Ramayana Destanı, Veda’lar, Upanishad’lar ve Purana’lardır.

Hinduizmin temel inanışına göre insanlar, bir seri enkarnasyon yolu ile dünyaya birçok kez gelip gider. Bu geliş gidişlerin sonunda “yeniden doğma” zincirinin kırılması ile “moksha” -özgürlük- seviyesine ulaşılır. Her yeniden doğuşla bu ebedi sona biraz daha yaklaşılır, burada belirleyici faktör; sebep ve sonuç yasasını oluşturan “karma”dır. Yaşam boyunca yapacağınız kötü davranışlar kötü karma oluşturmanıza, sonuçta da aşağı bir beden almanıza sebep olacaktır. Aksine, bu yaşamınızdaki iyi davranışlarınız iyi bir karma oluşturarak bir sonraki yaşamınızda tekrar doğma zincirinden kurtulmanızı ve özgür kalmanızı sağlayabilir.

Hinduzm’de Dharma adı verilen doğa yasaları, yaşamın sosyal, ahlaki ve ruhsal uyumunu gösterir. Üç tip Dharma vardır.
Birincisi tüm evren ile ilgili evrensel uyumu belirler. İkincisi kastları ve kastlar arası ilişkileri anlatır. Üçüncüsü ise bireyin uygulaması gereken ahlakî kuralları oluşturur. Hindu dininde üç temel uygulama vardır. Puja denilen ibadet biçimi, ölülerin yakılması ve kast sisteminin yasa ve kuralları. Toplumsal yaşamda dört temel kast ve bunların altında yüzlerce alt sınıf bulunur. Bütün alt gruplar kendilerine özgü tanrı, tanrıça, ve putlara ibadet ederler. Batılıların Hindu dinini anlamakta karşılaştıkları en büyük güçlük, bu kadar çok sayıda tanrıyı ve kutsal varlığı sınıflandırmaktır. Bunu kolaylaştırmak için bütün farklı tanrıların, ana tanrının çeşitli durumlarda yeniden biçimlenen farklı ifadeleri olduğu düşünülebilir.

En üstün gücü sembolize eden, her şeye gücü yeten ve her zaman var olan yüce Tanrı; Brahma’dır. Brahma’nın üç fiziksel ifadesi vardır.
Bu ifadelere göre; Brahma - yaratıcı, Vişnu - koruyucu ve Şiva - yokedici ve yeniden yaratıcıdır.

Brahma’nın her yeri görme özelliği nedeniyle dört yöne bakan dört kafası vardır. Dört Veda’nın bu dört ağızdan yayıldığına inanılır. Tanrılar, ayrıca bazı hayvanlarla birlikte gösterilir, bu hayvan, o tanrının kullandığı araçtır. Her tanrı, elinde bir de sembol taşır. Bu sembole ve araca bakarak tanrının hangi konu ile ilgilendiği anlaşılabilir.

Brahma’nın temel enkarnasyonlarından birisi, öğrenme tanrıçası olan Sarasvati’dir. Bir kuğu üzerinde ve elinde vina adlı bir müzik aleti ile birlikte gösterilir.
'Koruyucu' olan Vişnu, yeryüzüne enkarne olduğunda aldığı biçimlerden biriyle gösterilir. Vişnu, yeryüzüne dokuz kez gelmiştir. Onuncu bedenlenişinde Kalki isminde ve at üstünde geleceğine inanılmaktadır. Eski enkarnasyonlarında çeşitli hayvan bedenlerinde ya da Narsingh ismiyle bilinen yarı aslan - yarı insan şeklinde biçimlenmişti. Ramayana destanına göre yedinci enkarnasyonunda, ideal insanın ve bir kahramanın olması gereken şeklini gösteren Rama şeklinde belirdi. Rama, aynı zamanda Hanuman gibi ikincil derecedeki tanrıları da oluşturdu. Günümüzde Hanuman, uğur getirici özelliğiyle çok popüler tanrılardan birisidir.
Vişnu, sekizinci ziyaretinde bir köylü olarak doğup büyüyen Krshna şeklinde enkarne olduğu için çalışan sınıfların en çok sevdiği tanrı olmuştur. Krshna, eşleri Radha, Rukmani ve Satyabhama ile çok iyi tanınır. Resimlerde mavi bir ten renginde ve flüt çalarken gösterilir. Vişnu’nun dokuzuncu ve son enkarnasyonu Buda olmuştur. Bu kabul, Budist’leri Hindu’ların etkisi altına almaya yönelik bir taktik olarak da yorumlanmaktadır.
Vişnu, Vişnu olarak gösterildiğinde sarmal şekilde oturmuş bir yılanın üzerinde bulunur; elinde deniz kabuğundan yapılma bir düdükle metal bir disk tutmaktadır. Vishnu’nun kullandığı araç, yarı insan yarı kartal olan Garuda’dır.
Vishnu’nun karısı denizden gelen ve varlık ve zenginliğin tanrıçası olan güzel Laksmi’dir. Laksmi, son zamanlarda para tanrısı olarak isimlendirilmeye başlanmıştır.
Şiva’nın yaratıcı rolü, erkek cinsel organı şeklinde gösterilen “lingam” ile sembolize edilir ve buna ibadet edilir. Şiva, öküz Nandi’yi araç olarak kullanır. Nandi’nin karışık saçları Ganj nehrinde yaşayan Ganga isimli tanrıçayı taşır. Şiva, hayatı boyunca Himalaya’larda yaşamış ve esrar kullanmıştır. İki kaşının arasında üçüncü bir göz taşır, bu nedenle üç çatallı bir mızrak ile birlikte sembolize edilir. Şiva, aynı zamanda dansçı Nataraja olarak da bilinir. Nataraja kozmik dansı ile bütün evreni titreştirmektedir.
Şiva’nın eşi, güzel Parvati’dir.
Parvati, Durga şekline girdiğinde karanlık bir görünüm alır. Bu rolde iken on tane koluyla çeşitli silahlar tutar ve bir kaplana biner. Şiva’nın yokedici kişiliğini gösteren Kali ise tanrıçaların en vahşisidir, insanlardan kurbanlar ister, belindeki kemerde kafatasları asılıdır. Şiva ve Parvati’nin iki çocukları vardır: Birinci çocukları olan Ganeş fil başlı tanrıdır. Ganeş, varlığın ve bilgeliğin tanrısıdır ve bütün tanrılar içinde en çok bilinenidir. Baba Şiva, uzun bir yolculuktan döndükten sonra karısının yanında ilk kez gördüğü Ganeş’in kendi oğlu olduğuna inanmamış ve kafasını kesivermiştir. Karısı Şiva’ya oğlunu yaşatması için baskı yapınca Şiva, Ganeşh’in ormanda karşılaşacağı ilk canlının kafasını alırsa yaşayacağını söylemiştir. Böylece Ganeş ormanda ilk karşılaştığı hayvan olan filin kafasını almıştır. Ganeş’in kullandığı araç ise bir faredir! Şiva ve Parvati’nin öbür çocukları, savaş tanrısı olan Kartikkaya’dır.
GaneşKayıp tanrı ve tanrıçalar ortaya çıktıkça sınıflandırma yapmak iyice zorlaşmaktadır. Bu kadar çok tanrı için pek çok da tapınak yapılması gerekmektedir. Birçok Hindunun genelde Vaişnavit (Vişnu’yu izleyen) veya Şivait (Şiva’yı izleyen) olduğu söylenebilir.

Hindu dinine sonradan geçmek mümkün değildir. Yani Hindu olabilmek için Hindu anne ve babadan doğmak gerekmektedir. Günümüzde Hinduizm, batılı hayranlarını eli boş çevirmemek için Guru’lar ihraç etmeye başlamıştır. Bir Guru, sadece bir öğretmen veya ruhsal rehber değildir. O, yolunu izleyecek olan öğrencilere kendi kişiliğini örnek olarak gösterir. Ruhsal yolda ilerleyebilmek için öğrencinin bir Guru’ya daima ihtiyacı vardır. Sadhular ruhsallığı arayış yolunda yalnız ilerleyen Dervişlerdir. Genellikle yarı çıplak gezer, üstü başı tozlu, ve saçı sakalına karışmış halleriyle kolaylıkla tanınırlar. Şiva’yı izleyen Sadhu’lar ellerinde üç çatallı bir mızrak taşır. Himalayalarda gezerken karşılaştığımz bir Yogi bize gunlük hayatının nasıl olduğunu, neler yiyip içtiğini ve nasıl meditasyon yaptığını anlattı.

Sadhu’lar normal ailesi olan ve toplum için elinden gelen her şeyi yaptığına inanan, ancak sahip oldukları her şeyden vazgeçerek ruhsal gerçekliğe ulaşmaya çalışan kişilerdir. Benliklerini aşabilmek için çeşitli yollar kullanarak inanılmaz acılara katlanıp bütün Hindistan’ı dolaşırlar. Çeşitli zamanlarda ve çeşitli yerlerde düzenlenen dini toplantılarda biraraya gelirler. Birçok Sadhu pis bir dilenci gibi görünmelerine karşın genellikle samimi bir arayış içinde olan saf kişilerdir. Gerçek bir Sadhu bahşiş olarak verseniz bile sizden para kabul etmez. Birçok Sadhu, bu parayı gerçekten saf ve temiz yardım duygularınızın bir ifadesi olduğunu hissederse belki kabul edebilir.

DELHI


New - Delhi, Hindistan’ın başkenti ve üçüncü büyük şehridir. Burası aslında Old - Delhi (Delhi) ve New - Delhi olarak iki parçadan oluşmuştur.

Old Delhi, 12. ve 19. yüzyıllarda Hindistan’da müslümanların hakim olduğu dönemde devlet merkeziydi. Old - Delhi’de bu döneme ait pekçok cami, medrese, kale ve anıtsal yapı bulunmaktadır.

New - Delhi ise 1911 yılında İngiliz’ler tarafından inşa edilmiştir. Tarihte Delhi adında burada 8 değişik yerleşim merkezi kurulmuştur. Bunların en eskisi şimdiki Purana Quila (Eski Kale) civarında kurulan İndraprastha’dır. Delhi’nin son Hindu kralı Tomar ve Hanedanı, bugünkü adıyla Qutab Minar’a kadar olan bu bölgeyi 12. yüzyılın başlarına kadar ellerinde tutmuşlardı.

İkinci şehir 12. yüzyılda Allah-ud Din tarafından günümüzdeki Hauz Khas civarında kurulmuştur.

Üçüncü şehir olan Tughlakabad, Qutab Minar’ın 10 km. kadar güneyindeydi, şimdi tamamen harabe halindedir.

Dördüncü Delhi, Jihanpanah, gene Tuglak hanedanı tarafından Qutab Minar civarında, 14. yüzyılda kurulmuştur.

Beşinci Delhi, Firuzabad diye adlandırılmış ve günümüzde Old Delhi sınırları içinde olan Firuzşah Kotla bölgesinde kurulmuştur. Timurlenk’in, Hindistan seferi sırasında buradaki bir camide namaz kıldığı kayıtlara geçmiştir.Altıncı Delhi, Moğol hükümdarı Hümayun’u yenerek kontrolü ele geçiren Afgan kralı olan Şer Şah tarafından, günümüzdeki Purana Quila civarında kurulmuştur.

İmparator Şah Cihan tarafından 17. yüzyılda kurulan Şahcihanabad yedinci Delhi’dir ve bugünkü Old Delhi’nin temelini oluşturur. Bu şehir büyük oranda korunmuş durumdadır ve bu döneme ait Red Fort ve Cuma Mescid gibi önemli anıtsal yapılar günümüze kadar bozulmadan gelmiştir.

Sekizinci Delhi, İngilizler tarafından 1911 yılında kurulan ve başkent ilan edilen Yeni - Delhi’dir.Delhi, tarihi boyunca birçok kez işgale uğramıştır. 14. yüzyılda Timurlenk ve 1739’da Pers kralı Nadir Şah şehri yağmalamış, ünlü Kuh-i Nur (Nur Dağı) elması ile kendi krallık tacını süslemiştir. İngiliz’ler kenti 1803 yılında ele geçirmiş, fakat 1857’de bile Delhi, İngilizlere karşı direnişin merkezi olmuştur.

Ülkenin bölünmesinden önce, nüfusunun çoğunluğu müslüman olan ve Urdu dili konuşulan şehirde bölünmenin ardından çoğunluk Sikh’lere ve Hindu’lara geçmiştir.

Red Fort (Kırmızı Kale): Bu kale Delhi’yi ziyarete gelen birçok insanın ilk ziyaret ettiği yerler arasında yer almaktadır. Şah Cihan tarafından 1648 yılında yaptırılan bu yapı en çok kırmızı duvarları ile ünlenmiştir. Kırmızı Kale, Şah Cihan’ın zenginlik ve gücünün bir göstergesi olarak yaptırılmıştır.
Kale duvarlarının arkasında bulunan Yumanu Nehri, surların içinde bulunan Moti Mescidi (İnci Camisi) ile Red Fort, Delhi gezinizde ilk ziyaret edeceğiniz yer olmalıdır.

Jama Mescidi: Hindistan’ın en büyük camisidir. Minaresi ve içerisinde bulunan abdest alınan havuzu ile görülmeye değer. Camii duvarlarında ya da daha doğrusu tüm Hindistan’da rastlayabileceğiniz ve oldukça ilgi çekici olan bir diğer ayrıntı ise; duvar kenarlarında olan berberlerdir. Burada bulunan berberlerin önüne oturuyorsunuz ve sokakta herkesin bakışlar altında traş oluyorsunuz. Jama Camisi için söylenebilecek olan en şey ise, bu camiye Müslüman olmayanlar alınmıyor.

GENEL BİLGİ


Din Hindistan’da bir hayat tarzıdır. Bütün Hint geleneklerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Birçok Hintli için din, günlük işlerden eğitim ve politikaya kadar hayatın her safhasına nüfuz etmiştir. Laik Hindistan, Hindu, İslam, Hıristiyanlık, Jainizm, Sihizm ve diğer sayısız dini geleneğe ev sahipliği yapar. Hindu en yaygın dindir ve nüfusun %80’i tarafından uygulanır. Hinduların yanında Müslümanlar önde gelen dini gruptur ve Hint toplumunun ayrılmaz bir parçasıdır. Hindistan Endonezya’dan sonra sayıca en kalabalık Müslüman nüfusa sahiptir. Hindistan’da tüm dinlerce kabul edilen ortak uygulamalar vardır ve her yıl çeşitli müzik ve dans festivalleri tüm topluluklarca kutlanır. Her birinin kendi hac yerleri, kahramanları, efsaneleri ve hatta mutfak alışkanlıkları vardır ki bu toplumun temel özelliği olan özgün farklılık içinde karışır gider.

Hindistan’da hayvanların oldukça farklı yerleri vardır. Örneğin sesi oldukça çirkin olan fakat kuyruğunu açtığının da sizi masallar alemine götürecek kadar güzel ve büyüleyici olan, ilk zamanlarda etlerini yemek için beslenen, ancak zamanla avlanma yasağı getirilen tavus kuşları...
Sokaklarda salına salına yürüyen, trafiği alt üst etme pahasına dahi olsa kimsenin yoldan çekemeyeceği kutsal hayvan olan inekler...Delhi’de kuşları ameliyat ve tedavi etme amaçlı açılan kuş hastanesi...Ağaçlarda gezen, siz yürürken dallardan kafanıza bir şeyler fırlatan evcilleştirmemiş maymunlar...Kısacası Hindistan’da hayvanlara verilen önemden dolayı, takdir edilmesi gereken bir ülke...

Hindistan bugüne kadar bu ülkeye göç eden bir çok değişik milletin yemek kültürlerinden karışımından oluşan bir mutfak kültüründe sahiptir. Ancak farklı milletlerin ne kadar etkisinde kalmış olsa da, genel anlamda Hint mutfağından fazla bir şey kaybetmemiştir.
Hint mutfağından bahsetmek gerekirse; her yemeklerinde rastlayabileceğiniz ilk şey çeşitli baharatlar olacaktır. Baharatlı yemeklerin haricinde meyve ve sebzede bu ülkede yiyebileceğiniz bir diğer ürünler arasında yer almaktadır. Özellikle ülkenin yöresel meyvesi olan mangoyu ve papayayı yiyebilirsiniz.
Hindistanlıların vejeteryan oldukları herkesçe bilinmektedir. Ancak Hindistan da farklı milletlerden bir çok insan yaşaması vejeteryan olan bu ülkede, et ve et ürünleri bulabileceğiniz anlamına gelmektedir.

Hindistan’da hemen hemen her yemekte, değişik baharatların karışımından farklı yiyecekler ortaya çıkmaktadır. Hindistan’da bulunan bütün pazarlarda, alışveriş yapabileceğiniz mekanlarda ilk rastlayacağınız ürünlerin başında baharat ve baharat çeşitleri gelmektedir. Hindistan’da uçağınızdan ilk indiğiniz anda baharat kokuları ile karşılaştığınız da bu ülkenin baharat ülkesi olduğunu anlayacaksınız.

HİNDİSTAN HARİTASI


BEYOĞLU

Asmalı Mescit, nam-ı diğer Tünel’i, Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve çevresindeki sokaklar bambaşka bir İstanbul sunar. Beyoğlu’nun “Pera” adıyla anıldığı günlerde sosyetenin uğrak yeriydi. Alışverişler buralardaki lüks mağazalardan yapılır, cadde üzerindeki cafe ve pastanelerde yorgunluk atılır, belki bir sinema veya tiyatroya gidilirdi. Günbatımından sonra farklı bir görünüm kazanırdı Pera. Ünlü kabadayıların kol gezdiği, bilmeyenlerin girmekten çekindiği pavyonların, randevuevleri ve batakhanelerin dizildiği karanlık arka sokakları nice aşk öykülerine, cinayetlere, sıradışı insanlara ve büyük düşlere tanık olmuştu. Pera, değişen İstanbul ile birlikte farklı bir kimlik kazanarak “Beyoğlu” oldu. Alışveriş merkezi özelliğini korurken ünlü meyhaneleri, kitapçıları, sanat galerileri ile kültürün de merkezi oldu. Türk sineması burada doğdu ve bir sokağa da adını verdi.

Değişen İstanbul ile birlikte sinemacılar “Yeşilçam Sokağı”nı terketmedi. Figüranlar Kahvesi, halen rol bekleyen karakter oyuncularının buluştuğu bir mekandır. Beyoğlu Belediye Başkanlığı, tarihi değişim süreci içinde kaybolan bir görüntü olan Tramvayları müzelerden çıkartıp sefere sokmasıyla günümüz Beyoğlu’su geçmişle geleceği bir arada yaşatmaktadır.

PIERRE LOTI


Eyüp Sultan Camii'nin yanındaki mezarlıkların arasından upuzun merdivenleri tırmanmaya başlarken, bir yandan Haliç'i seyrediyor, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru soluyorsunuz. Yolun sonunda karşınıza tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkıyor. Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip kahve eşsiz manzarasıyla sizi alıp eski zamanlara, Cenevizlilere, Osmanlılara götürüyor.

19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen, Fransız yazar Pierre Loti kahveyi mekan tutmaya başladıktan sonra Pierre Loti Kahvesi olarak anılmış, yıllardır aşıkların, kendisiyle buluşmak ve şehirden kaçarak spritüel bir huzur solumak isteyenlerin durağı olmuştur.

Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve oryantalistdir.
Deniz subayı olan Loti, Türkiye'ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış, Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi de o yıllarda keşfetmiş. Haliç'in büyüsü mü bilinmez ama, Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış.
Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış. Pierre Loti aynı isimli romanında Aziyade'ye olan aşkını gizlememiş. İşte o gün bugündür kahvenin adı Pierre Loti olarak anılmış.
Kahvenin bulunduğu tepeye de Loti'nin anısı Pierre Loti Tepesi adı verilmiş. Bu tarihi kahvenin hemen bitişiğindeki eski merdivenlerden çıkınca sağ tarafta, istanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 1997 yılında Pierre Loti Tepesi'ndeki yapıları istimlak ederek bölgeyi turizme kazandırmak amacıyla başlattığı projenin ürünleri karşımıza çıkıyor; metruk evlerin yerine Osmanlı-Türk mimarisine uygun yapılan ahşap konaklar. Mevcut yapıları muhafaza edilen turistik kompleksin yapımı 2000 yılında tamamlandı. Otel olarak hizmet veren altı konağa, Pierre Loti'ye yakın semtlerin isimleri verilmiş; Ayvansaray, Sütlüce, Eyüp, Balat, Hasköy ve Fener konakları.

Turquhause Butik Otel olarak turizme açılan konaklar 68 odalı ve130 yatak kapasitesine sahip. Tarihi konaklarda bir gece konaklamanın bedeli 60-100 dolar arasında değişiyor. İç mekanlar tesislerin içinde bulunduğu tarihi atmosfere uygun objelerle dekore edilmiş. Restoran ve kafenin tavanları kalemkarlar ve nakkaşlar tarafından özenle süslenmiş.
Tesisin bulunduğu bahçe zevkli bir peyzaj çalışmasıyla ziyaretçilerin rahatça gezebilecekleri bir alana dönüştürülmüş.

Pierre Loti'de konakların yanı sıra tarihi eserlerde restore edilmiş. Örneğin, 250 yıl önce İdris-i Bitlisi tarafından yaptırılan Sıbyan Mektebinin restorasyonu tarihi mimari'nin korunmasına katkı açısından önemli. Bahçedeki Niyet Kuyusu'na iki rekat namaz kılıp, niyet duasını okuduktan sonra gelenler kuyunun içine baktıklarında kaybettikleri değerli bir şeyin nerede olduğunu gördüklerine inananlar, bu umutla hâlâ kuyunun içini gözleyenler var.
Tesisin girişinde Attan Düşen Ali Paşa'nın kabri de bulunuyor. Rivayete göre , rahmetli Paşa'nın padişahla arası açılmış, görevinden azledilmiş. Bir süre sonra padişah tarafından iade-i itibara mazhar olmuş ancak bu kez attan düşüp vefat etmiş.

Pierre Loti Turistik Tesisleri'ne gelenler Halic'in muhteşem siluetini izlemenin yanı sıra Miniatürk'ü yukarıdan görme şansına da sahipler.

08 Temmuz 2007 Pazar

RUMELİ HİSARI


Sarıyer ilçesi sınırları içinde ve bulunduğu mevkiye adını veren hisar, otuz dönümlük (30.000 m²) bir alanı kapsamaktadır. Anadoluhisarı`nın karşısında İstanbul Boğazı`nın en dar (850 m.) ve akıntılı kısmında inşa edilmiş muhteşem bir anıt-eserdir.

Bölgenin ve civarın antik devirde "Hermaion" adıyla anıldığı bilinmekte ise de, tarihçi Dukas bundan söz etmemekte ve hisar yeri olarak "Sostenion" un (İstinye) aşağısında, Fonea adıyla bilinen bir dağın yamacını göstermektedir. Rumelihisarı`nın adı: Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice-Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir. Bu adı Dukas karıştırarak Kefalokoptis biçiminde kullanmışsa da, ondan başka hiç kimse bu adı kullanmamıştır.

Büyük Zağanos Kulesi ile Küçük Zağanos Paşa Kulesi`nde yer alan iki kitabeye göre hisar, takriben dört ay gibi kısa bir sürede yapılmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi`ndeki "Şerh-i Tecriyd-i Ataik" adlı eserde ise eserin 139 günde bitirildiği kaydı vardır.

Yapımda kullanılan keresteler İzmit ve Karadeniz Ereğlisi`nden; taşlar Anadolu`nun değişik yerlerinden ve spoliler (devşirme parça taş) çevredeki harap Bizans yapılarından elde edilmiştir. Bazı tarihlerde yapımında 1000 usta, 2000 amele ve çok sayıda nakliyeci biçiminde yuvarlak rakamlar geçmekte ise de, Mimar E.H. Ayverdi yüzeysel hesapla bunu 300 usta, 700-800 amele ve 200 arabacı, kayıkçı, nakliyeci vd. taife olarak yazmaktadır.

Dağ Kapısı, Dizdar Kapısı, Hisarpeçe Kapısı ve Sel Kapısı olmak üzere dört esas ve Mezarlık Kapısı adında bir tali kapısı vardır. Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve küçük Zağanos Paşa adında bir ufak toplam dört kulesi; 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır. Biri tıkalı iki su mecrası, ikisi kaybolmuş üç çeşmesi vardır. Camiden günümüze yalnızca yıkık minaresi kalmıştır. Yapı, 1509 depreminde büyük zarar görmüş ancak hemen onarılmıştır.

III. Selim (1789-1807) Döneminde de bir onarım gördüğü bilinmektedir. Ancak esaslı onarım, 1953 yılında devrin cumhurbaşkanı Celal Bayar`ın talimatları ile üç Türk bayan mimar Cahide Tamer, Selma Emler ve Mualla Anhegger-Eyüboğlu`nun yaptığı restorasyonla gerçekleşmiştir.

Müzede açık teşhir yapılmaktadır, ancak sergi salonu ve depo bulunmamaktadır. Toplar, gülleler ve Haliç`i kapattığı söylenen zincirin bir parçasından oluşan eserler, bahçede teşhir edilmektedir.

KAPALIÇARŞI



Kapalıçarşı, İstanbul kentinin merkezinde yer alan dünyanın en eski ve büyük kapalı çarşısıdır.
Kapalıçarşı'nın temeli 1461 yılında atılmıştır.
Dev ölçülü bir labirent gibi, 30.700 metrekarede 60 kadar sokağı, 3600'den fazla dükkânı ile Kapalıçarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir.
Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür.
İçinde son zamanlara kadar 5 cami, 1 okul, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 akarsu, 1 sebil, 1 şadırvan, 18 kapı, 40 han vardı.
15. yüzyıl'dan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alışveriş merkezi haline gelmiştir. Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşya, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu. Geçen yüzyılın sonlarında deprem ve birkaç büyük yangın geçiren Kapalıçarşı eskisi gibi onarılmışsa da, geçmişteki özellikleri değişikliğe uğramıştır.

Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasının, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu. Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır. Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır. Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur. Oldukça küçük olan bu dükkânlar değişik fiyat ve pazarlıkla satış yaparlar. Kapalıçarşı renk ve atraksiyon olarak her ne kadar eski canlılığını koruyor ise de, 1970’li yıllardan itibaren İstanbul’u ziyarete gelen turist gurupları için alışveriş olanakları, çarşının ana girişindeki modern ve büyük kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Haliç kıyısındaki Mısır Çarşısı da daha küçük ölçüde bir kapalı çarşıdır.
Galata semtinde 15. yüzyıl'da kalma diğer bir küçük kapalı çarşı da halen kullanılmaya devam etmektedir.
Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır. Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırır. Çarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır. El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir. Bunlar kalite ve orijin belgeleri ile satılır ve dünyanın her tarafına garantili gönderme yapılır. Halı ve mücevheratın yanında meşhur Türk işi gümüşten yapılmış eserler, bakır, bronz hediyelik ve dekoratif eşya, seramik, oniks ve deriden mamul, üstün kaliteli, Türkiye hatıraları zengin bir koleksiyon oluştururlar.

Anakapıları: Beyazıt, Çarşıkapı, Çuhacıhan, Kuyumcular, Mahmutpaşa, Nuruosmaniye, Örücüler, Sepetçihan, Takkeciler, Tavukpazarı, Zenneciler.
Hanlar: Ağa, Alipaşa, Astarcı, Balyacı, Bodrum, Cebeci, Çukur, Evliya, Hatipemin, İçcebeci, İmamali, Kalcılar, Kapılar, Kaşıkçı, Kebapçı, Kızlarağası, Mercan, Perdahçı, Rabia, Safran, Sarnıçlı, Sarraf, Sepetçi, Sorguçlu, Varakçı, Yağcı, Yolgeçen, Yolgeçen, Zincirli

GALATA KULESİ


1348 yılında Cenevizliler tarafından Galata surlarına ek olarak yapılmıştır.
1402 yılında 4. Haçlı seferinde geniş çapta tahrip edilmişti. 1445-1446yılları arasında kule yükseltilmiştir.
Osmanlı hükümdarı II. Murat ile yakın ilişkiler kuran Cenevizliler padişahın yardımıyla kulenin yanına ikinci bir kule inşa etmiş ve kuleye de II. Murat'ın adını vermişlerdir.

Galata Kulesi Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Yeniçeriler tarafından kullanılıyordu. Kule 16. yy'da Kasımpaşa'daki donanmada tutsakların barındırıldığı yerdi.

II. Selim döneminde (1566-1574) Galata Kulesi asıl gözlemevi Pera'da olan Türk Astronomu Takiuddin tarafından yenilerek gözlemevi olarak kullanıldı. Daha sonraki yüzyılda II. Mustafa döneminde (1695-1703) Şeyhülislam Feyzullah Efendi bir Cizvit papazı ile birlikte Kulede bir gözlemevi kurmaya çalıştıysa da bu çabaları 1703 yılında öldürülmesiyle yarım kaldı.

Galata Kulesi Osmanlı döneminde, çeşitli sebeplerle, fakat özellikle 1794 yılındaki (III. Selim dönemi) büyük Galata yangını nedeniyle II. Mahmut tarafından 1832 de yeniden yaptırıldı. Kulenin konik tepesi. 1875 yılında bir fırtınada uçtu ve daha sonraki restorasyon sırasında yenilenmedi. Bundan sonra kule 1964'e kadar yangın kontrol istasyonu olarak kullanıldı ve 1967 de turistik hizmete açılana kadar restorasyon için kapalı kaldı. Bu restorasyon sırasında Osmanlı döneminde yapılan değişiklikler de göz önüne alınarak Cenevizliler dönemindeki yapıya daha uygun olması için konik tepe tekrar eklendi.

Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 77,25 metredir. Yapılan statik hesaplamalara göre kulenin ağırlığı yaklaşık 10.000 tondur. Duvarlarının kalınlığı ise 3,75 metredir. Derinliğinde bulunan çukurların altındaki kanalda birçok kafatası ve kemik bulunmuştur. Orta boşluğun bodrumu zindan olarak kullanılmıştır. Kulenin kalın gövdesi işlenmemiş moloz taşındandır.

Hazerfan Ahmet Çelebi
Hazerfan Ahmet Çelebi Osmanlı döneminde 17. yy'da İstanbul'da yaşamış ve yaptığı kanatlarla uçmayı başarmış ilk havacıdır.
Leonardo Da Vinci'nin kuşların uçuşuyla ilgili yaptığı çalışmalardan etkilendiği sanılmaktadır. Galata kulesinden uçarak boğazı geçmiştir. Hazerfan'ın arkadaşlarından Lagari Hasan Çelebi'de ilk uçuşunu konik tepeli içi barut dolu bir roket ile yapmıştır. Ahmet Çelebi'ye çok bilgili olması nedeniyle "1000 bilim" anlamına gelen Hazerfan ismi verilmiştir.

Uçmayla ilgili ilk çalışmalarında onuncu yüzyılda yaşamış Türk bilim adamı İsmail Cevheri'den etkilenmiştir. Çelebi Cevheri'nin buluşlarını dikkatle inceleyip birçok defa denedikten sonra Galata Kulesi'ne tırmanıp kendini rüzgara bırakmış Boğaz'ı geçerek Anadolu yakasında Üsküdar sırtlarına konmuştur. Bu olay büyük sansasyon yaratmıştır.
Sultan IV. Murat önceleri bu işten çok memnun olsa da daha sonra Şeyhülislam tarafından aklı çelinmiştir. Hazerfan Cezayir'e sürülmüş ve orada 31 yaşında ölmüştür.

Bugün İstanbul'daki önemli havaalanlarından birine Hazerfan adı verilmiştir.

06 Temmuz 2007 Cuma

JAMAIKA




Jamaika, Küba Adası'nın güneyinde, Büyük Antiller diye geçen adalarda bulunmaktadır. Konumu Karayipler'in, Karayip Denizinde , Küba'nın güneyindeki bir adadır, modern çağdaki asıl halkı Arawak yerlileridir.

Jamaikalı'ların yaklaşık dörtte birinin geçim kaynağı tarımdır. Başlıca yetiştirilen ürünler; şeker kamışı, meyve, kahve, muz, kırmızı biberdir ve çoğu ihraç edilir, ayrıca dünyanın en iyi kahvesi yetiştirilir. Bununla beraber, Jamaika dünyanın en büyük boksit ve alüminyum oksit üreticilerinden de biridir.

Küçük bir ülke olan Jamaika, dogal güzellikleri, plajlari, tropik iklimi ve selalelerinin yani sira Bob Marley'in ve reggae'nin vatanı olarak Bob Marley Müzesi ile dünyanin her kösesinden turist akinina uğruyor.
Toplam nüfusu 2 .5 milyon olan Jamaika’nın her yıl ağırladığı ortalama ziyaretçi sayısı ise 3 milyon civarında.

Jamaika’nın batısında 11 kilometre boyunca uzanan beyaz kumlu nefis bir plaj, Negril. Dünyanın en güzel 10 plajı içinde yer alan Negril cennetden farksız bir yer.

Sahilde sıralanan otel ve restoranlar belli sınırlandırmalara bağlı kalınarak inşa edilmişler. Örneğin hiçbir yapının boyu bir palmiyenin boyunu geçemiyor.

Jamaika'da 200 çeşitten fazla kuş türü yaşamaktadır ve birçok sürüngen çeşidine de rastlamak mümkündür. Blue Mountains (Mavi Dağlar) harika bir manzaraya sahiptir.

THE RESULT OF ANALYSIS - YALOVA

Source: main source
The temperature of the sample water: 66.2C
The temperature of the source: 11C
Color: colourless
Smell: hydrogen sulphure
Flavour: mildly sweet
Aspect: Clear
Density in 4 percent: 1.001306
Resistivity in 18 percent: 5609
Conductivity in 18 percent: 0.173.101
Ph: 7.8
Total dissolved solids in 1 liter: 1.4484
Sulphuric residue: 1.5224

YALOVA THERMAL BATHS


Yalova Thermal Baths are located in Yalova, Turkey about 80 km. away from Istanbul. The huge complex, lying on a land of about 1,6 mill. square meters, is located 12 km. away from Yalova. There are 4 hotels, one of which is an apart, in the complex. There 5 baths in the complex which also possess historical value.The 66 degrees celcius hot thermal spring water is good for rheumatic diseases, digestion system diseases, liver and gallbladder diseases, metabolic obesity, gout, kidney and ureter diseases, skin diseases, the diseases following orthopedic operations, gynecologic diseases and all types of convalescence period diseases.

The Kursunlu and Valide Baths were built 1700 years ago during the Byzantine Emperor Justinian. After the earthquakes and wars, they were both abandoned after some time. In 1900, Ottoman Sultan Abdulmecit renovated the baths and the saunas.

The other two baths of the Yalova Thermal Baths and Hot springs are the Sultan and Sira Baths which contains private family rooms for private bathing.There's also an open pool that is completely filled with thermal spring water which is about 38 celcius degrees. The pool is 22 meters long and 11 meters wide. The pool is active even during winter months because of its hot thermal water.The thermal water of the Yalova Thermal Baths has a mineralization level of 1500 mg per liter.

The thermal water is colorless and clear. Yalova Thermal Baths were chosen "the most beneficial thermal baths" of the world in a contest in Rome.

turkeythermaltherapyspringsspa.blogspot.com

THERMAL OPPORTUNITIES



Afyon and Kutahya prevail in the thermal tourism in the Phyrgian Valley. The study conducted by TURSAB about the thermal facilities capacity shows that Afyon with 2 thousand 692 beds capacity is the third town of Turkey possessing the highest number of thermal beds after Denizli and Izmir. Kutahya is on the 9th rank with 846 beds.

Afyon owns four spas being Gazligol, Hudai, Heybeli, Omer and Gecek. All these thermals are declared "Tourism Centers" and the hotels of Orucoglu Thermal Hotel, Ikbal Thermal Hotel, Grand Ozer Hotel belonging to the private sector are found in these thermal springs.

Kutahya owning 6 Thermal Turion Merci heals local and foreign tourists with its rich thermal springs on a wide range of illnesses from rhumatism to the paralysis, gynecological illnesses to the neurological problems. Among these thermal centers, Ilica-Harlek Thermals Springs, Yoncali Thermal Springs, Emet-Yesil and Kaynarca Thermal Springs. Gediz-Ilicasu Thermal Springs, Simav-Eynal Thermal Springs and Gediz-Muratdagi Thermal Springs are provided with accomodation facilities.

SPA & THERMAL HOTEL THERMEMARIS

SPA & Thermal Hotel Thermemaris - Türkei / Mugla / Dalaman

SPA & Thermal Hotel Thermemaris liegt an der Südwestküste, wo Agäis und Mittelmeer sich treffen. Die Anlage ist auf einer Fläche von 25.000 m² großen Fläche errichtet und grenzt an einen See, der aus ständig sprudelnden Thermalquellen entstanden ist und sich zum Meer hinzieht. Zum unberührten Dalaman Strand, der ca.2 km lang ist, sind es ca.700 m. Zur einer Seite grenzt ein Waldgebiet, zur anderen Seite der İnternationale Flughafen von Dalaman, wo Abflüge und Landungen von den Flugzeugen besichtigt werden können .Das milde Klima, natürliche Schönheit, botanische Wunder, nähe von historischen Sehenswürdigkeiten und besonders die Thermalquellen sorgen für einen unvergleichlichen Urlaub, wo man sich dank dem Mineralienhaltigen Wassers entspannen und regenerieren kann.

SPA Hotel ThermeMaris hat am 10.05.2005 vom Türkischen Gesundheitsministerium die Genehmigung als Kurhotel erhalten.

Das Hotel hat 90 gemütlich eingerichtete Zimmer verteilt auf vier Etagen. Alle Zimmer sind ausgestattet mit einem Privaten Bad, Fön, Mini-Bar, Direkt angeschlossenem Telefon, Satelliten TV, Balkon und Safe Box.

Die İnnen Restaurants; Turquoise und Likya haben eine Kapazität für max. 250 Personen. Die Aussen Restaurants; Yayla und Aqua Restaurant & Bar mit blick auf die natürlichen Thermal-Pools, vor oder hinter dem Hotel.

Thermal Pools in verschiedenen Größen reich an Mineralien wie Schwefel, Selenium, Magnesium und Sodium helfen Hautkrankheiten und Gelenkbeschwerden zu heilen. Die Garrafora Höhle ist wohltuhent gegen Asthma. Das natürliche Moos wird für Haut Behandlungen verwendet. Spa Hotel ThermeMaris hat die berühmten “Doktor Fische” aus Kangal die in einem speziellen Pool Hautkranheiten heilen. Die Fische( Cyprinion und Garrarufa ) werden unter anderem auch bei der unangenemsten Hautkrankheit, Psoriasis eingesetzt. Außerdem werden Thalassotheraphie, Komplett Gesichtspflege, Ganz Körperpflege, Körper Peeling, Massage, Aroma Bad, Türkisches Bad, Sauna, Solarium, Fitness sowie Friseur im Wellness Center im SPA Hotel ThermeMaris Health & Beauty Resort angeboten.


Zu aller dem kann man um das vergnügen, die über Hundert Jahre alten Nilschildkröten “Trionix” zu füttern nicht herumkommen.

Wenn sie das altwerden verzögern und in erfahrener Beratung schöner werden möchten kommen sie ins SPA & Thermal Hotel Thermemaris

Lage
Gelegen neben dem Internationalen Flughafen Dalaman (4 km.) , Meer 700 meter, Seelage, Grundstück 25000 m2.

Eröffnung
Eröffnet im Jahr 2000, Renoviert im Jahr 2004


Zimmer
1 Kapadokya Deluxe Villa, 1 King Suite, 70 Standart Zimmer (12 Zimmer mit Thermalwasser), 2 Zimmer für Behinderte und 15 Villa Zimmer. Gesamtanzahl: 90 Zimmer

Ausstattung Klimaanlage, Minibar, Satteliten TV, Safe , Direktwahl Telefon , Dusche oder Badewanne, Balkon. 12 Zimmer im 3. Stock verfügen über Thermalwasser versorgung im Badezimmer und auf der Terasse.

Aktivitäten
Aqua Park, Billard, Tischtennis, Mini Golf, Mini Club, Spielzimmer, VCD Film, Spazierwege, Kanu, Wasserfahräder.

Gesundheitszentrum
WellMed Gesundheit , Rehabilitationszentrum, Balneotherapie, Hydrotherapie, Thalassotherapie ), Massagen, Likya Bali Massage Höhle Doktor Fisch - Garra Rufa,Natur Astma Höhle (Unter Doktor Kontrolle ), Fitness Center

Schönheitszentrum
Beauty Center , Aromatik Küvet , Solarium , Peeling, Türkisches Bad, Sauna, Pressotherapie , Starvac , Thermoslimming, Friseur für Damen und Herren

Thermal Pools
3 Naturbelassene Thermal Schwimmbäder in verschiedenen Größen1 Trinkwasser Galerie, 2 Jacuzzi, 1 geschlossenes Schwimmbad.

Restaurants
Likya (150 Pers.), und Turkuaz (80 Pers) (geschlossen) Yayla (250 Pers.) und Aqua (250 Pers.) (offen)

Bars
Lobby Bar, Sera Bar, Aqua Bar, Vitamin Bar, Fito Bar & Disco bar (Seson)

Konferenz Salon
1 Raum für 100 Personen, 1 Raum für 20 Personen.


Einkauf
Mini Markt


Haustiere
Nicht erlaubt

Ausflüge
Sarigerme, Ortaca, Dalyan, Köyceğiz, Gökova, Göcek, Marmaris

05 Temmuz 2007 Perşembe

DATÇA

Datça Yarımadası, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmiş olması dolayısıyla bozulmamış doğası, 235 km’lik sahil şeridi ve 52 koyu , zengin flora ve faunası, Knidos Antik Kenti ile gelecekte en önemli turizm merkezlerinden birisi olmaya adaydır.

Eko turizm için geniş imkanları mevcut olup, Bodrum ve Fethiye arasında yoğunlaşan ülkemiz yat turizminin odaklandığı bir yer olarak önemli bir yer taşır. Öte yandan Datça, kitle turizminin yoğunlaştığı Bodrum, Marmaris ve Fethiye gibi tatil yörelerimizde tatillerini geçiren yerli ve yabancı turistler için nefes alınacak trekking, sürf, yelken gibi doğa ve su sporlarının yapılabileceği ideal ortamlara sahiptir.

Sürekli esen rüzgarı ile nemin hissedilmediği, terlemeden tatil imkanını sağlaması ve bol oksijeni dolayısıyla sağlık turizmi içinde ideal bir yerdir.

Datça da bulacaklarımız:

Çağların silemediği, zamanın solduramadığı güzelliğini sonsuza kadar koruyacak bir kent Knidos. Knidos kentinin en ilginç yapısı Aphrodite Tapınağı. İnsan imgesinin düşünebildiği en güzel Aphrodite, sanat tarihinin ilk çıplak kadın heykeli Knidos Aphrodite'i. I.Ö. IV. Yüzyılda yaşayan Knidoslu ünlü matematikçi ve astronom Eudoksos'un Güneş Saati. Mevsimleri ve saatleri gösteren bu saatin dünyada bir esi daha yok.

I.Ö. 350-400'e tarihlenen Aslanlı Gömüt. Orijinali piramit şeklinde olan bu Dor gömütünün tepesinde 3 m. Uzunluğunda, 1.80 m. Yüksekliğinde bir aslan heykeli bulunuyormuş. 1 ton ağırlığındaki bu şahane aslan bugün British Museum'da.

Antik cağda Knidos'a giden ticaret gemilerinin fırtınalı havalarda sığındıkları ve yüklerini boşalttıkları Körmen Limanı.

Taş Evleri, bahçe duvarlarından sarkan begonvillerin bir renk cümbüşüne dönüştürdüğü daracık sokakları, şair Can Yücelin müze haline getirilen evi ile Datça'nın görülmeye değer yerlerinden biri Eski Datça.

Ege Denizi ile Akdeniz'in bir arada görülebildiği tek yer, Balıkaşıran..




VAN KEDİSİ




Van yöresi kökenli, iyi bir yüzücü olan, gözleri mavi veya kehribar rengi veya biri mavi diğeri kehribar olabilen, tüyleri baştan aşağı beyaz, nadide ve asil bir kedi ırkıdır.

Van Kedisi, dünya üzerinde melezleşmeyen, saflığını koruyabilmiş canlıların başında gelir. Bu özelliği onu, hem kedi dünyasının hem de diğer canlıların yıldızı haline getirir. Anadolu’ya tam olarak ne zaman ve nasıl geldiği bilinmeyen Van kedileri, diğer canlılarda olduğu gibi bulunduğu bölgenin şartlarına ayak uydurdular. Türkiye’nin en yüksek dağlarının bulunduğu Doğu Anadolu bölgesindeki yüksek sıcaklık farklarına kürkleri sayesinde kolayca ayak uydurabilir Van kedileri. Yılda en az 6 ay karlarla kaplı bu bölgede uzun tüyleriyle kar ve soğuktan korunurken, yazın birden ısınan hava nedeniyle tüylerini dökerek Van Gölü’nün ılıman iklimine uyum sağlarlar. Ancak yaygın olan yanlış bir inanış vardır ki, o da bu kalın kürkü nedeniyle Van kedilerinin üşümediğidir.

Van kedilerinde, yeni doğan yavruların gözleri grimsi renktedir. Yavru kedinin doğumundan 25 gün sonra göz renkleri farklılaşmaya başlar ve 40 gün sonra da göz renkleri netleşir.

VAN GÖLÜ



Van Gölü, Türkiye’nin en büyük, Avrupa’nın beşinci büyük gölüdür. Gölün yüzölçümü 3764 km² olup derinliği bazı yerlerde 100 metreyi geçmektedir. Uzunluğu 125 km., genişliği 65 km. aşar. Deniz seviyesinden yüksekliği 1646 m.dir. Büyüklüğünden ötürü de halkı tarafından “Van Denizi” diye anılır.
Tarihi Çağlarda Urartular göle dalgalarından ötürü “Dalgalı Deniz” ismini yakıştırmışlardır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra Selçuklular gölün çevresinde yerleşmişlerdir. Mezopotamyalılar göle “Nayri Denizi” ismini vermişlerdir. Bununla beraber bazı kaynaklarda Küçük Deniz, Ahlat Deryası, Deryaço gibi isimlere de rastlanmıştır.
Göl çevresinde Ahlat Sazlıkları, Dönemeç Deltası, Karasu deltası, Bendimahi Deltası bulunmaktadır. Aynı zamanda bu bölge yakınındaki Nurşun Gölü ile birlikte göçmen kuşların konakladığı bir alandır.
Nemrut Dağı’ndan çıkan lavların jeolojik devirlerde setler oluşturması sonucu meydana gelen gölün üzerinde Akdamar Adası, Çarpanak Adası, Adır Adası gibi adalar bulunmaktadır.
Suyu tuzlu 1000/ 210 sodalıdır. Bu nedenle de göl sularında temizlik malzemeleri kullanılmadan her türlü çamaşır yıkanabilmektedir. Ayrıca gölün tuz oranı % 0.19 dır. Yapılan araştırmalara göre göl suyunun deri ve cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinmektedir.
Van Gölü'nün mineralli sularında canlı yaşayamıyor. Gölün sadece bir bölümünde "tabiat harikası" bir kefal türü yetişiyor. İnci kefali denilen bol havyarlı bu balık türü, çok lezzetli, az kılçıklı bir tabiat harikası. Mart ve mayıs aylarında göle dökülen tatlı sulara girip havyarını bırakıyor. Tatlı suya girerken vücudunda değişiklik oluyor. Tatlı suda yaşayabilecek yapıya kavuşuyor. Yumurtladıktan sonra gölün mineralli suyuna dönerken, vücut yapısı tekrar değişiyor. Hiçbir canlının yaşayamadığı mineralli göl suyunda yaşıyor.

YÖRESEL EVLER












Van evleri Van'ın geleneksel mimarisinin günümüze taşıyan önemli unsurlardır. Tarihi Van Kalesi'nin güneyinde bulunan eski Van şehri, çarşıları, sokakları, mahalleleri, han, hamam, taş döşeli caddeleri yanında Van Evleri ile Osmanlı kentlerinin tipik özelliklerini taşımaktadır.

KOALA




Phascolarctidae familyasından Avusturalya'da yaşayan bir memeli türü olan Koalaların, vücut tasarımları bulundukları çevrede ihtiyaçları olan kusursuz detaylara sahiptir. Örneğin kol ve pençeleri geniş gövdeli okaliptüslere kolaylıkla tırmanmalarını sağlar, ön ayaklarındaki ilk iki parmakları ise diğer üç taneden ayrıktır. Kendi elimizi düşünürsek, iki tane baş parmaklarının olduğu söylenebilir. Arka ayaklardaki baş parmaklar da diğerlerinden ayrıktır ve diğer dört parmak gibi keskin pençelere sahip değildir. Diğer parmaklardan farklı olan bu baş parmaklar daha küçük dallara tutunmayı sağlar. Pençeleri ağaçların yumuşak ve düzgün gövdelerine çengel gibi saplanabilen koalaların, dört ayağı da, tıpkı bizim bir sopayı kavramamız gibi ağaç dallarını rahatlıkla kavrayabilir ve dallara sarılarak koalanın tırmanmasını sağlar. Ancak koalaların sahip oldukları özellikler bunlarla sınırlı değildir.

Koalaların diğer özellikleri ise şöyledir:
Okaliptüs yaprakları
yüksek miktarda lif ve çok az da protein içerir. Bu yapraklarda güçlü kokulu yağlar, fenolik bileşimler ve birçok memeli için yenilemez hatta zehirli olan siyanür niteliğinde maddeler de bulunur. Başka hayvanlar için zararlı olan bu maddeler koalanın vücudunda zehir etkisini kaybeder. Çünkü koala, çok özel bir anatomisi ve fizyolojisi olan bir sindirim sistemine sahiptir. Bu özelliği ile "Minyatür Bir Biyokimyasal Fabrika" benzetmesi yapılabilir.

Koalanın kör bağırsağı, kalın bağırsağına açılır ve çok büyüktür. Öyle ki körbağırsak, bağırsağın toplam uzunluğunun yaklaşık %20'sini oluşturur. Uzunluğu 1.8 ile 2.5 metre arasındadır.

Avustralya'da Okaliptüs ağacının 600'den fazla türü olmasına karşı, koalalar bunların sadece 35 kadarını kullanırlar.
Koalalar günde 1 - 2 kilo yaprak tüketirler. Araştırmacılar, 50 insanın bu miktardan kesin ölebileceğini iddia ediyor. Koalalar bu yaprakları yiyor, üstüne üstük asla da susamıyorlar. Zaten isimlerini de bu ilginç özelliklerinden almışlar: 'Koala' kelimesi Avustralya'nın yerli halkı Aborjinlerin dilinde 'asla içmeyen' anlamına geliyor. Bir başka özellikleri de; olası düşmanlarından asla saklanmak zorunda kalmamaları. Çünkü kürklerinin rengi yaşadıkları ağaçların kütükleriyle o kadar çok benzeşiyor ki, koalaları fark etmek mümkün değil.
Koalalar en tembel hayvanlar arasında liste başı. Hepsi kelimenin tam anlamıyla 'uykucu'. Günde sadece dört saat uyanık kalıp aktif oluyorlar ve ancak bu süre içerisinde yavrularıyla ilgilenebiliyorlar.

04 Temmuz 2007 Çarşamba

HALK OYUNLARI

Hiçbir yörede göremeyeceğiniz kadar fazla sayıdaki oyunu, Van’da izlemeniz mümkündür. Bu da kültür mozaiğinden kaynaklanmaktadır. Bugün oynanan oyun sayısının 30, ismi bilinen oyun sayısının da 120 civarında olduğu bilinmektedir.
Van halay bölgesi içindedir. Ancak bar ve bar özelliği taşıyan oyunları da mevcuttur; Virobar, Kersi ve Kirsani gibi. Aşkın, acının, mutluluğun yansımasını oyunlarına yansıtarak sevdiği kızın adına Kırsi oyununu ortaya çıkarmıştır. Kimi zaman insanımızın tabiattaki olaylar karşısında nasıl duygulandığını oyunlarımıza baktığımızda görmekteyiz; Kelek’le bir ırmağı geçip Kelek'in su üzerindeki hareketinden esinlenerek Kelekvan oyununu, yaralı bir yaban keçisinin acılı hareketlerini görerek Neri oyununu, Şamran Suyu’nun akışından etkilenip Şamran oyununu gibi.

Halen Oynanmakta Olan Oyunlar:
Bablekan, Basso, Dıngo, Gülizar, Gerzani, Hedli, Hır-Hır, Havesor, Havcan, Hey-peyda, Gaz-Gaz, Kelekvan, Kersi, Kırsanı, Larilla, Lorke, Lizan, Meyrokı, Mendo, Meş, Nure, Neve, Nare, Papure, Süleymani, Sincani, Sübeyna, Serevan, Şevko, Şerrani, ŞakiraĞa, Toycular, Tekayak, Temi, TeymuraĞa, Tozoneke, Teşroke, Virobar, Zeyno, Zozan.

GÖRMEK GEREK




Kral Amintas'ın mezarı:

Eski kaynaklar Fethiye'nin tarihini (Antik Telmessus) Likya dönemine kadar götürmektedir. Kaya mezarları ile ünlenen Likya döneminde Fethiye içinde en önemli kalıntılardan birini görebiliyoruz. Milattan önce 4. yüzyıla tarihlenen bu kaya mezar şehrin doğu yamacındaki tepelerden birinin üzerindedir. Her iki yanında Korint başlıkları vardır. İçerde bir aile mezarı şeklinde tasarlanmış mezar bulunur.

Ölüdeniz:

Ölüdeniz, Türkiye sahillerinin en güzellerinden birine sahiptir. Bir iç deniz şeklindedir. Kumunun rengi pembe ve beyaz karışımıdır. Maalesef turizmin patlamasıyla birlikte binlerce insan tarafından ziyaret edilmekte ve her geçen gün eski güzelliğinden birşeyler yitirmektedir. Bu yüzden Ölüdenizin uç tarafı halka kapatılmıştır.

Kaya Köy:

Eski bir Yunan Köyü. Mübadele sırasında Yunanlılar tarafından terkedilmiş,sonradan gelen Türkler yerleşmişler. Hala yaşayan insanlar var. Eğer Mavi Tur'a çıktıysanız Kaya köye sahilden ulaşabilirsiniz.

Göcek:

Küçük bir kasaba iken son yıllarda sosyetenin limanı haline gelen Göcek muhtesem bir Marinaya sahip. Kafanızı dinlemek istiyorsanız ve bir tekneniz varsa sadece ve sadece sizin teknenize ait bir Göcek koyu mutlaka bulursunuz.

Dalyan:

İşte bir başka muhteşem mekan. Köyceğiz köyünün önce Dalyan ırmağına sonra da Akdenize dönüştüğü bu yerimiz de Türkiye'nin cennetleri arasında. Söz konusu edebileceğimiz yerler arasında İztuzu, Kleopatra çamur banyoları öncelikli.
Tabii ki Caretta Carettalar... Bu bölgenin en eskileri Deniz kaplumbağları.

03 Temmuz 2007 Salı

VAN

Van isminin nereden geldiği ve kaynaği konusu henüz tam olarak açikliğa kavusmamis olmasina rağmen konuyla ilgili bazi önemli görüsler söyledir: Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Büyük Iskender'in, Van Kalesi'ndeki Vank adli bir mabedin adini sehre verdiğini belirtmektedir.

Baska bir rivayete göre, Van pek eski bir sehir olup, M.Ö. 1900'lerde Asur Melikesi Meshure Sah Meryem (Semiramis) adina izafeten Sahmerimekerd seklinde adlandirilmistir. Daha sonra Küyanyâ’nin son devrinde Van adindaki valinin sehri genisletip güzellestirmesi nedeniyle bu idareciden itibaren sehir Van olarak anilmistir.

Van adinin kaynaği konusunda akla en yatkin ve bilimsel görüs Urartuca Biane veya Viane'den çikmis olduğudur. Tarihi kaynaklarin bütününde, Urartular kendilerine Bianili demislerdir. Urartular'in yükselme devrinde Biate adi altinda bir çok sehir ve insan topluluğu Van bölgesine toplanmistir.

DÜNYANIN EN GÜZEL SAHİLİ-ÖLÜDENİZ


Almanya’nın en yüksek tirajlı gazetesi olan Bild’in internette başlattığı, Dünyanın En Güzel Sahili yarışmasında en yüksek oyu alarak birinci olan Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı Ölüdeniz beldesinde turizmciler birincilik sevincini yaşıyorlar.

Ölüdeniz’de 2’si otellere ait olmak üzere 3 adet mavi bayraklı plaj bulunuyor. 2005 yılında mavibayrak ödülü verilen ve Muğla Valiliği Özel İdaresi bünyesinde kurulanbir şirket tarafından işletilen Kumburnu Tabiat Parkı, turistlerin en fazla ilgi gösterdiği ve “Blue Lagun” adını verdikleri plaj. Plaja 2000 yılının mayıs ayında alınan bir karar doğrultusunda teknelerin girişine koruma amaçlı olarak izin verilmiyor.

Kumburnu Tabiat Parkı’nın plajında 100 metrelik bir mesafede saha koruması yapılarak bu alanın sürekli temiz kalması sağlanıyor. Bu mesafeye giren atıklar görevliler tarafından anında temizleniyor.

Ölüdeniz’in tanıtılması için her yıl geleneksel olarak “Ölüdeniz Kültür ve Sanat Festivali” düzenleniyor.

(NTV)

01 Temmuz 2007 Pazar

LAS VEGAS



Amerika'nın Nevada eyaletinde bulunan kumar ve eğlence yerleriyle ünlü olan şehir aslında düz bir ovaya kurulmuş adeta bir çöl şehridir.

Özellikle gösterişli kumarhaneleri ile dillere destan olmuş olan Las Vegas, ışıkları ve fıskiyeleri ile Disney World’den sonra en fazla turist çeken şehir olmak üzeredir.

Uzun süre kalmaya yerlisi olmayanların tahammül edemeyeceği bir atmosferi vardır. Nevada eyaleti tüm Amerikan Birleşik Devletleri'nde kumarın ve fuhuşun yasal olduğu tek eyalettir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde mevcut olan en katı uyuşturucu yasalarına sahip olan eyaletlerden biridir.
Las Vegas kumarhaneleriyle ünlü bir eyalet olmasına rağmen ayrıca bir çok teknoloji şirketine de ev sahipliği yapmaktadır. Bazı teknoloji şirketleri burada kurulmaktadır, bazıları ise Las Vegas'a taşınmaktadır.

Şehrin en büyük atraksiyonu olan kumarhaneler çoğunlukla şehrin downtown adıyla hitap edilen bölgesinde bulunmaktadır.

Online oyun sektörüyle ilgili konferanslara ev sahipliği yapan şehir, ışıltısı ve lüks otelleriyle de ünlüdür.

Her otelin çok sayida lokantasi, kahvesi, yüzme havuzu, golf sahasi, saglik kulübü ve konferans salonu var. Otellerin en önemli gelir kaynaklarindan biri de gösteri merkezleridir, eskiden gösteri denilince Frank Sinatra, Dean Martin, Barbara Straisand gibi sanatçilar akla gelirken, sonralari müzikal modasi baslamıştır. Simdilerde ise sarkici ve müzikal yerini sihirbaz veya cambazhane ye bırakmış durumda.
Dünyanin en ünlü sihirbazi David Copperfield, bu dev otellerden birinde gösteri yapmis. Biletler 100 dolar veya üzerinde satılıyor.

Las Vegas’ta kumar disi bu etkinlikler müsteri profilini degistiriyor. Kumar ile ilgisi olmayanlar da tatil yapmak için, alisveris yapmak için geliyor. Özellikle de konferans turizmi Las vegas’a her mevsim çok sayida insan çekiyor.

Las Vegas’a gelen 34 bin turistin ise sadece yüzde 15’i yabanci, kalan yüzde 85’i ise Amerikalilar oluşturuyor.

DISNEYLAND



ABD'li canlı resimci ve film yapımcısı Walt Disney tarafından 17 Temmuz 1955'te Los Angeles da kuruldu. Dünya'nın en büyük eğlence parkı ve önemli bir turizm merkezi olan Disneyland, sanatçının kahramanlarını yaşatan düzenlemeleri ve donatımlarıyla daha çok çocukların ilgisini çeken bir panayır durumundadır.

Disneyland dört ana bölümden oluşur :

Birinci bölüm Adventureland ( Macera Alanı ) adı verilen bir ormandan oluşur ve Indiana Jones ve Forbidden Eye bölümleri görülebilir.

İkinci bölüm olan Frontierland bir vahşi batı havası oluşturur.

Üçüncü bölüm olan Fantasyland; Mickey, Minnie, Donald, Goofy gibi Disney'in favori karakterlerini içinde barındırır.

Son bölüm olan Tomorrowland ( Gelecek Alanı ) ise gelecekle ilgilidir.

TELLİ BABA TÜRBESİ


Rumelikavağı'nda bulunan Telli Baba Türbesi'nin yapım tarihi ve burda yatan zatın kim olduğu bilinmemektedir.
Bir rivayete göre asıl adı İmam Abdullah Efendi olan Telli Baba, Fatih devrinde orduda tabur imamı iken şehit olmuş. 80 yıl önce hastalıklı bir genç kızın onu rüyasında görmesiyle birlikte mezarı ortaya çıkarılmış. O günden sonra iyileşen genç kızın peşinden birçok insan bu türbeyi ziyaret etmiş.

İstanbul'un en popüler ziyaretgahlarından biridir. Evlenmek isteyen gençler veya aileleri burayı ziyaret edip, gelin teli adarlar. Dilekleri gerçekleşenler düğün öncesi türbeye tekrar gelip adadıkları teli bırakırlar. Bu yüzden türbe gelinlik ve damatlıklarıyla ziyarete gelen genç çiftlerle dolup taşmakta, türbe ise gelin telleri ile süslü ilginç bir görüntü sunmaktadır.

TRADITIONAL ARTS USING CLAY






CERAMICS, EARTHENWARE GLAZED TILES

Clay is the result of granite rocks being eroded by nature, and is the most suitable material for making ceramics. On account of its pliable nature, clay is easy to shape and can keep that shape after being fired. The ceramic industry, based on these principles, is one of the oldest in the world.

- Earthenware pots are made by mixing clay and water, and after the firing stage, objects made from it become hard and maintain their shape.

- Ceramics means the formation and firing of inorganic materials by various means. The main component of ceramics is clay, which can either be shaped in a mould or on a lathe. Ceramics is a general name given to all kinds of materials created by this process, and to all kinds of earthenware products, including porcelain.

The history of ceramics began with the discovery of fire. Its origin was the need to protect and store water. They were used in pot making for centuries and also in making bricks for buildings.

During excavation works, many examples of ceramics are found that can illuminate the history of Anatolia, which has been home to many different cultures. The oldest examples of these ceramics are from the Stone Age and have been found in the excavations at Catalhöyük, Beyce Sultan and Demirci Höyük. Such specimens are interesting not only because of their shapes but for the decoration on them as well. Anatolia has seen the Chalcolithic Age in around 3,500 BC, Troy and the Hittites in 2,500 – 1000 BC and the Seljuks in the 11th to 13th centuries AD. The Ottomans who came to Anatolia in the 10th century continued the ceramic culture of the Seljuks and developed their own individual style in the 15th century, leaving behind them beautiful examples of the art.

Anatolian ceramic art, whose initial source was the Turkish ceramic art outside Anatolia, became a sui generis art under the Ottoman Empire, becoming widely respected and exported. Many ink wells, bowls, long-spouted pitchers, carafes, goblets, oil lamps, vases, censors and plates were made by using such methods as hard white glaze or silvering.

The clay used in ceramics is mixed with water, and becomes a thick, dough-like substance. It may be shaped by hand, in moulds, by compression, by turning or other techniques.

Fired products are called biscuit-ware. These are decorated with designs, figures or writing with the help of specially prepared patterns. Charcoal dust is used in the decoration process. These designs are subjected to the “tahrir” process (surrounded by thin lines) and colored. The painting used is generally imported.

Ceramic objects are covered with a transparent glaze. This consists of metal oxide and helps to provide and fix the colors at high temperatures. Metal oxides which enhance colors can be used singly or mixed to create different colors. The metal oxides used for coloring are; chrome, iron, tin, copper, cobalt, manganese, zircon, nickel, vanadium and rutil. Tin and titanium are used for opaque glaze. The surface of the object must be clean before glazing. The clay is washed under water for a short while. The glaze must be at 1.5 millimeters thick. If it is any thicker than this, however, bubbles appear on the surface. If it is any thinner, then empty spaces occur. Glazing can be done with the help of brush or using other techniques.

Decorated and covered products are fired in big ovens with traditional methods. While some objects are fired in ovens, pots and bowls are fired on a fire, and thin products in covered ovens.

Çini (earthenware glazed tiles) are usually used in architecture, and products such as pots and bowls are referred to as ceramics. Although the word Çini might seem to have something to do with China, experts accept that the art is totally indigenous to the Turkish people. Until the 18th century, çini in architecture were called “Kasi” and çini objects used in daily life (plates, vases, bowl etc.) were called “evani” (kitchen equipment). At that time, Chinese porcelain was very popular and widely imported. In order to emphasize the quality of the Turkish-made “kasi,” these began to be called çini.

Çini, which is a branch of ceramic art that developed in Central Asia, was brought to Anatolia by the Seljuks. It occupied a very important place in Ottoman architectural decoration and embellished mosques, medreses (theological schools), tombs and palaces. The early Ottoman period continued the Seljuk heritage. Geometric writings with figures, plant designs, and yellow and green colors were used. İznik, which also used to be a center of ceramic art, maintained its dominant position between the 14th-18th centuries.

In addition to the İznik workshops, which lost much of their importance in the 17th century, Kütahya became another center for ceramics in the 15th century, although the quality of its products was inferior to those of İznik. Kütahya-styled ceramics are generally blue, red, yellow, purple and green. In the 18th century, Çanakkale ceramics that demonstrate regional characteristics appeared. After the 17th century, ceramics began to degenerate. Up to the republican period, we mainly see Kütahya and İznik ceramics, as well as Yıldız porcelain, the raw material for which was imported from France. In the 18th century, the ceramic arts in Iznik finally died out. At the same period, Kütahya cini reached their peak but began to lose quality during that same century. In the 19th, 20th and 21st centuries, Iznik designs began to be imitated elsewhere. Today, the center of this art is Kütahya. Here, Seljuk designs and colors are widely imitated.

EARTHENWARE POTS: Comlek/Colmek is a earthenware pot or saucepan made by sculpting clay. Pottery is an art that has existed in Anatolia for centuries. Clay is available everywhere and easily worked. It can be shaped while still soft without breaking. When making pots by hand, pinch, wick and tablet methods are used. There also pots shaped in moulds. Pottery can be defined as an art in which pots, bowls, vases and cups are made by firing, with or without glaze. Pots produced in Anatolia are generally covered with sculpting clay, and fired not in the oven but in open areas.

TURKISH EMBROIDERY




Handicrafts have been around since the first human beings, depending on the prevailing natural conditions. The first examples came about as a result of meeting clothing and protection needs. Later, these crafts developed and changed in line with environmental conditions and took on “traditional” characteristics by reflecting the feelings, artistic approval and cultural characteristics of the society concerned. Handicrafts represent and promote a nation’s culture. They are thus the living specimens of the cultural identity of that country. They play a role in transferring and progressively continuing the customs, traditions and lifestyle of a country from one generation to the next. For this reason, all countries attach importance to their handicrafts and protect them as a cultural heritage from the past to future. Anatolia is an important cradle of civilization, where many handicrafts were made and introduced to the world, in terms of the variety and quantity of those crafts.

Handcrafts reflect the taste, aesthetics, emotions, tolerance and practical nature of Turkish people. The best-known examples of traditional handicrafts, such as rugs, socks, embroidery, ornaments etc. come from the very heart of the Turkish people, and are documents in which the incredible beauty of art is laid out.

Oya (edging embroidery) is one of the most elegant examples of Turkish handicrafts and has been described as: "thin lacework” or “decorative silk or thread knitted and fringed onto women’s clothes (outdoor slippers etc.) by needle-work or else by sewing on ready-made ones.” “Oya is the name of ornamentation knitted by a colored thread in the shape of a leaf or flower,” “Oya is a kind of lacework. It is characteristic of Turkey. Normal lacework has two dimensions, however, whereas oya can be knitted in three. It is placed on the sides of the fabric as a decoration,” “Oya is an art that involves knitting techniques with the aim of embellishment and decoration.”

One might also describe oya as a handicraft made by tools such as needles, weaver’s shuttles, awls and hair-pins and by using auxiliary objects such as silk, cotton, spangles and beads. Oya, which is also known as, Turkish lacework, became popular in Europe in the 16th century.

It entered the French Academy Dictionary under the name of lacework in 1594, and is known in some Western languages by the same name. Research into the first appearance of lacework in Europe and its origins has shown that some knitting names were used in Aegean fairy-tales. It has been established from the examples found in the carvings in Menfiz in 1905 that the history of this art goes back some 2,000 years before Christ. In some sources it is stated that needlework was brought to Greece from Anatolia in the 12th century and passed on to Europe by way of Italy. Not enough research into oya has yet been carried out. No other similar technique exists, nor any word similar to ‘oya’ in either Eastern or Western languages Anatolian women reflect their emotions in colours and oya. Turkish oya varies from region to region, as do the names employed for it.