Şamanizm, insanlığın belki de en eski dinlerinden biridir. Temel olarak sihir ve büyüye dayanır. Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir. Şamanizm´ in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.
Yakutlarda erkek Şamanlar özel cübbeleri bulunmadığı zamanlarda kadın entarisi giyerek ayin yaparlar. Şamanların çoğunun saçlarını uzatma nedenlerinden biri de budur.
Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, obsesyona uğramış insanları obsedörü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (maji) yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.
Şamanizmi en uzun süre ayakta tutmuş olan toplulukların arasında hiç şüphesiz Türkler de vardır. Eski Türk inancı Tengricilik'te de hep varolmuş olan şamanizm geleneği, Kuzey ve Orta Asya'nın bazı Türk topluluklarında günümüze kadar hâlâ sürdürülmektedir.
Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir.
29 Mayıs 2007 Salı
ŞAMANİZM
Gönderen MEL zaman: 13:40 0 yorum
Etiketler: DÜNYA DİNLERİ
28 Mayıs 2007 Pazartesi
MUSEVİLİK
Musevîlik, kurucusu Musa´ya izafetle bu adı almıştır. Yahudi, İbrani, ve İsrail terimleriyle de Musevîlik kastedilir. Musevîliğin tek tanrıcılığın saf bir şekli olduğu söylenmekle beraber, O, yalnız başına ne bir mezhep ne bir ırk, ne de modern bir millettir.
Yahudiler dünyanın en eski tarihî, dinî cemaatini meydana getirmişlerdir. Dinler Tarihi´nde özel bir yeri bulunan Yahudilik, kutsal kitaplarında Ahd´e geniş yer ayırmasından dolayı bir Ahid dini olarak da telâkki edilmektedir.
Babil Sürgünü´nden sonra millî din haline getirilen Yahudilik, bir ırka tahsis edilmek suretiyle ilâhî dinlerden ayrı bir konumda ele alınmıştır. O´nu millî dinlerden ayıran bir başka özellik de, tek tanrı, vahiy, kutsal kitap ve peygamberlere inanç sistemi içinde değişik konumlarda da olsa yer almış bulunmasıdır.
Yahudiliğin sembolleri arasında en önemli yeri Yedi Kollu Şamdan ile Altı Köşeli Yıldız işgal eder.
Sami olmayan dinlerden farklı olarak Musevîlik, vahiyle gelmiş bir dindir. Musevîlik, yalnız kendi ailesinin dinleri olan Hristiyanlık ve Müslümanlık´tan değil, vahye dayanmayan doğu dinlerinden, yani Ari ve Moğol dinlerinden daha eskidir. Takriben İsa´dan sekiz asır önce kurulmuştur. Yahudiler daha çok, bugünkü İsrail´den ayrı olarak Avrupa ve Amerika´ya dağılmışlardır. Çok eskiden beri Filistin´de yaşamış olan Yahudiler, Babil, Asur, Fenike ve Araplar gibi Sami ırktan gelirler. Yahudiler göçebe iken "Habiri" diye anılırlardı. İsrâiloğulları en parlak devirlerini Kralları Süleyman zamanında yaşamışlardır.
Günümüze ulaşan inanç sistemi şudur;
1-Allah var olan her şeyi yaratmıştır.
2-Allah birdir.
3- Allah´ın bedeni yoktur, tasvir edilemez.
4- Allah´ın başlangıcı ve sonu yoktur
5- Yalnız Allah´a dua etmeliyiz.
6- Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur.
7- Musa, bütün peygamberlerin en büyüğüdür.
8- Elimizdeki Tora, Allah tarafından Musa´ya verilen ve günümüze kadar değiştirilmeden gelen kitabın aynıdır.
9- Dinimiz ilâhî bir dindir.
10- Allah, insanların bütün hareket ve düşüncelerini bilir.
11- Allah, emirlerine uyanları mükâfatlandırır, uymayanları cezalandırır.
12- Allah Mesih´i gönderecektir.
13- Ruhum ölümsüzdür. Allah dilediğinde ölüleri diriltecektir.
Yahudiler ibadetlerini "sinagog"larda (Bet ha Kneset) yaparlar, Sinagoglarda rulo halinde el yazması Tevrat tomarlarının saklandığı, Aron ha-Kodes denilen, Kudüs´e yönelik kutsal bir bölme vardır. Sinagoglarda Yedi Kollu Şamdan (Menora) da bulunur. Bundan ayrı olarak Kral Davud´un mührü kabul edilen iki üçgenden meydana gelmiş Magen David denilen altı köşeli bir yıldız da vardır.
Günümüzde en büyük Yahudi nüfusunun yaşadığı ülke İsrail’dir Ülke nüfusunun %80’i yahudidir. İsrail’i ikinci sırada ABD izlemektedir (% 3,4).
Yahudiler bu iki ülkenin dışında Fransa, İngiltere, Arjantin, Ukrayna, Rusya, ve Kanada başta olmak üzere içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşamaktadırlar.
Gönderen MEL zaman: 13:24 0 yorum
Etiketler: DÜNYA DİNLERİ
HRISTIYANLIK
Hıristiyan kelimesi Yunanca "khristianos" kökünden gelir. İsa´nın adı bu dilde Khristos olarak geçer. Bu kökten çıkan "khristianos" ve "khristian" kelimeleri de, İsa´ya bağlanan, O´nun yolundan giden anlamına gelmektedir. Hıristiyanlık, Filistin bölgesinde doğmuştur. Nasıralı İsa'yı merkez alan bir Yahudi -Mesihi hareketi-dir. İsa, İsrail´i gelecek Tanrı Krallığına hazırlamak istemiştir. Ancak bugünkü Hıristiyanlık, İsa´nın havarilerinin arasına sonradan giren Pavlus´un yorumlarıyla değişik bir hüviyet kazanmıştır. İsa soy itibariyle Yahudi ´dir ve Mesih olduğunu açıklamıştır. İsa, kendinin bir peygamber olduğunu, insanları doğruluk, kardeşlik ve hak yola çağırmak için geldiğini açıklaması Yahudilerin işine gelmemiştir.
Takriben yirmi asırlık bir zamanı içine alan Hıristiyanlık tarihi dört devrede incelenmiştir:
1- Havariler tarafından yayılan ve Batı Roma imparatorluğu´nun yıkılmasına kadar devam eden dönem. Hıristiyanlık bu dönemde geniş yayılma sahası bulmuştur.
2- V. yüzyıldan XVI. yüzyılın başlarına kadar süren dönem Doğu Kilisesi´nin Batı Kilisesi´nden ayrıldığı bu dönemde Hıristiyanlık Avrupa´nın kuzey bölgesinde yayılmıştır.
3- XVI ve XVII. yüzyılları içine alan dönem. Hıristiyanlık için çok önemli olan bu devrede Protestanlık ortaya çıkmış, Katolik Mezhebi ile çatışma sonucunda Batı Kilisesi bölünmüştür. Çünkü Roma Katolik Kilisesi´nin gösterdiği halas yani kurtuluş fikri o dönem Hıristiyanlarını tatminden uzaktı.
4- XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve Hıristiyanlığın karışıklıklar içinde geçtiği bir dönem olarak bilinen bu devrede Hıristiyanlık üzerindeki münakaşalar kilise dışına taşmıştır.
Dinler Tarihçilerinden bazıları da Hıristiyanlığı üç devrede incelemişlerdir:
1- Hıristiyanlığın klasik dönemi (I-VIII. yüzyıl),
2- Hıristiyanlığın Ortaçağ dönemi (IX-XV. yüzyıl),
3- Hıristiyanlığın Yeni dönemi (XV. yüzyıl vd.).
Pavlus´un, Hıristiyanlık için değişmez prensipler olarak ilân ettiği hususlar şunlardır:
1- Hıristiyanlık bütün insanlığa hitap eden bir dindir.
2- Allah´ın oğlu olan Mesih İsa, insanların günahlarına keffaret olmak üzere Haç´ta can vermiştir.
3- İsa ve Ruhu´l-Kuds, aynı derecede Tanrıdır.
4- Ölüler arasından dirilerek kalkmış olan isa, semaya çıkarak Baba´sının sağ yanına oturmuştur.
Hıristiyanlıktaki iman ikrarına giren esasların nelerden oluştuğu incil metinlerinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, bu prensiplerin ilk Havariler Konsili´nden itibaren tesbite başlandığı, son şeklini ise IV. ve V. yüzyıldaki konsillerde aldığı yaygın bir kanaat halindedir. Bununla beraber inançlar konusunda gerek kiliseler, gerek mezhepler arasında bazı ortak ana unsurlar bulunduğu gibi farklı anlayışlar da vardır. Günümüz Hıristiyanlarının da hemen büyük bir kesiminin kabul ettiği Havariler inanç sistemi şu maddelerden oluşmaktadır:
1- Ben, Tanrı´ya Kudretli Baba´ya,
2- Biricik oğlu Rab İsa´ya,
3- isa´nın Bakire Meryem ve Ruhul´-Kuds´ten doğduğuna,
4- Pilatus zamanında çarmıha gerilerek gömüldüğüne,
5- Ölüler arasından üçüncü gün dirildiğine,
6- Göklere yükseldiğine,
7- Baba´nın sağında oturduğuna,
8- Ölüleri ve dirileri yargılamak üzere oradan ineceğine,
9- Ruhu´l-Kuds´e,
10- Mukaddes Kilise´ye
11- Günahların bağışlanacağına,
12- Bedenin dirileceğine, inanırım.
Hıristiyan Mukaddes Kitabı´nda "teslis" kelimesi veya O´na iman etmeye çağıran açık bir ifade mevcut değilse de İsa´nın, "Baba, Oğul ve Ruhu´l-Kuds ismiyle vaftiz eyleyin" şeklinde Havarilere emir verdiği bilinmektedir.
Hıristiyanlık´taki inanç esaslarının bütün mezheplerce aynı şekilde benimsendiğini söylemek mümkün değildir.
Protestanlığın inanç esasları ise şunlardır:
1-Mukaddes kitaplara iman,
2- Uluhiyete iman,
3- İnsanın günahsızlığına iman,
4- Günahların keffaretine iman,
5- Ahirete iman.
Günümüzde Hıristiyanlık dünyada hemen hemen her bölgede taraftara sahip bir dindir.Taraftar sayısı bakımından dünyada ilk sıradadır. Özellikle Avrupa, Amerika ve Avustralya kıtası ülkelerinde Hıristiyanlık yaygın bir din konumundadır. Hıristiyan ülkelerdeki Mezheplerin yoğunluğu farklılıklar göstermektedir. Rusya, Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde Ortodokslar ; italya, ispanya, Paraguay, Portekiz, Vatikan gibi ülkelerde Katolikler; İsveç, Norveç, Danimarka, ABD gibi ülkelerde Protestanlar; İngiltere´de Anglikanlar diğer Hıristiyan mezheplerine göre çoğunluğu oluşturmaktadırlar.
Hıristiyanlıktan kopan bazı akımların (Yehova Şahitleri, Mormonlar, Unitaryenler, Kuveykırlar gibi) bağımsız ayrı bir din hüviyetine bürünmesi veya ayrı bir din gibi hareket etmeleri ve farklı Kültlerin ortaya çıkıp yayılması Hıristiyanlığın önündeki sorunların başında gözükmektedir. Tüm bunlara rağmen Hıristiyanlık gittikçe taraftar sayısını arttıran ilahi bir dindir.
Gönderen MEL zaman: 13:11 0 yorum
Etiketler: DÜNYA DİNLERİ
27 Mayıs 2007 Pazar
ZERDÜŞTİLİK
İran dinleri içerisinde, tek tanrı inanışına yer vermesi bakımından, en dikkat çekicisi Zerdüştilik´tir. Bu din, adını kurucusundan alır.
Arapların 'Mecusi' dedikleri Zerdüştlerin peygamberi Zerdüşt, İran'ın batısında yaşayan Medlerin bir boyu olan Magilerden gelmektedir. M.Ö. 683'te doğmuştur ve 2 bin yıl önce Pers İmparatorluğu döneminde baskın bir dünya dinine dönüşmüştür Zerdüştilik.
Bu dine inananların büyük bölümü İran ve Hindistan'da yaşıyorlardı ve kutsal kitaplarının adı Avesta'dır. Zerdüşt, tüm insanlığa yönelik bir mesajın tanrı tarafından kendine emanet edildiğine inanmış ve bu mesajı sıradan insanlara basit sözcüklerle tekrar tekrar telkin etmek yöntemini seçmiştir.
Günümüzde Zerdüştlük; Parsiler ve Ceberler olarak iki ana kola ayrılmış olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Günümüzde Parsilerin büyük bir bölümü Hindistan' da yaşamaktadırlar. Caynistler gibi Parsiler de kast sisteminin cemaat dışında evlenmeme gibi bazı özelliklerini benimsemişlerdir. Bununla beraber Avrupalı' larla evlenenler de vardır.
Zerdüştler günümüzde “Dünya Zerdüştler Birliği” adı altında örgütlenmiş olmakla beraber; Hindistan, ABD, Pakistan, İngiltere, Kanada gibi ülkelerde yerel toplulukları bir arada toplayan örgütlenmelere gitmişlerdir ve bu ülkelerde tapınakları da mevcuttur. Zerdüştlerin sayısı Bugün 40.000' ni İran 100.000' i Hindistan' da olmak üzere yaklaşık 200.000 kadar olup geriye kalan büyük bölümü İngiltere, ABD, Pakistan, Kanada yaşamaktadır.
Gönderen MEL zaman: 13:01 0 yorum
Etiketler: DÜNYA DİNLERİ
BUDİZM
"Bütün şekiller,formlar "boşluk"tur. Formlar boşluktan başka bir şey değildir. Aynı şey duygular, algılayışlar, oluşumlar ve bilinç/zihin için de geçerlidir.
Bütün fenomenler aslında "boşluk"tur. Hiçbir şey ne yaratılmıştır ne yok edilmiştir,ne artar ne azalır. Bu nedenle bu "boşluğa" dahildir her şey. Boşluktan ayrı ne formlar vardır, ne duygular ne algılamalar ne oluşumlar ne de zihin vardır. Kulak ta yoktur göz de yoktur zihin şuuru da yoktur. Cehalet yoktur ne yaşlılık vardır ne hastalık ne de ölüm. Ulaşılacak bir şey de yoktur.
Buddhalığa Nirvana'ya ulaşanlar bu gerçekliği kavrarlar."
Gönderen MEL zaman: 12:43 0 yorum
Etiketler: DÜNYA DİNLERİ
26 Mayıs 2007 Cumartesi
TURİZM GÜZERGAHLARI



Harran’ın 20 km. kuzeyindeki Cabir el-Ensar (Yardımcı) Köyünde Cabir b. Abdullah’a (Cabir el Ensar) atfedilen bir türbe (meşhed) ve yanında yine O’nun adını taşıyan bir cami bulunmaktadır.
Harran’ın 3 km. kuzey doğusundaki İmam Bakır Köyü’nde, Oniki İmam’dan beşincisi olan Ebu Cafer İmam Muhammed Bakır’a atfedilen bir türbe ve yanında yine O’nun adını taşıyan bir cami bulunmaktadır.
Harran-Han-el Ba’rür yolunun 14. km.’sinde, yolun sağ tarafında, bir sıra halinde, yapıları kuzeye bakan 10 adet mağara bulunmaktadır. Yaklaşık 3x3 m. genişliğinde olan ve “arcosolium”ları bulunan bu mağaraların kaya mezarı olarak Roma devrinde yapıldığı tahmin edilmektedir.
Harran-Han el-Ba’rür yolunun 15. ve 16. km.’lerinde, yolun solunda ve sağındaki dağlarda tarihi taş ocakları bulunmaktadır. Bunlardan 16. km.’de, yolun sağındaki köy içersinde “Bazda”, “Albazdu”, “Elbazde” yada “Bozdağ” Mağarları adıyla anılan iki taş ocağı görülmeye değer özellikler taşımaktadır. Çevredeki Harran, Şuayb Şehri ve Han el-Ba’rür yapıları için yüzlerce sene taş alınması neticesinde her iki mağara çok sayıda meydan, tünel ve galeriler meydana gelmiştir.
Harran’ın 20 km. doğusundaki bu kervansarayın bulunduğu yer bugün Göktaş Köyü adıyla anılmaktadır.
Tamamı 65x66 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilmiş olan kervansarayın kuzey cephesindeki portal kitabesinde h. 626 (m. 1228-1229) tarihinde el-Hac Hüsameddin Ali Bey tarafından yaptırıldığı yazılıdır.
Harran'dan Han el-Ba'rür Kervansarayı'na ulaşan şose yol, kuzey doğuya doğru devamla 10 km. sonra Harran ilçesine bağlı Özkent Köyü adıyla anılan tarihi Şuayb Şehri harabelerine varmaktadır. Henüz arkeolojik kazılar yapılarak tarihi aydınlığa kavuşturulmamış bu kentteki mevcut mimari kalıntıların Roma devrine ait olduğu tahmin edilmektedir. Oldukça geniş bir alana yayılan bu tarihi kentin etrafı, yer yer izleri görülen surlarla çevrilidir. Kent merkezinde çok sayıdaki kaya mezarı üzerine kesme taşlardan yapılar inşa edilmiştir. Tamamı yıkılmış olan bu yapıların bazı duvar ve temel kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir.
Şuayb Şehri'nden kuzeye doğru devam eden şose yol 16 km. sonra tarihi Soğmatar kenti harabelerine ulaşmaktadır. Bu tarihi kent, merkez Yardımcı (Sumatar) nahiyesine bağlı Yağmurlu Köyü içerisinde yer almaktadır. Sumatar ile Soğmatar'ın birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Sumatar, Şanlıurfa ile Harran arasındaki bir nahiyenin adı, Soğmatar ise bu nahiyeye bağlı antik bir yerleşme yeridir.
Yüzyılımızın başlarında Fransa'nın Bağdat Konsolosu H. Pognon'un keşfederek yazılarını okuduğu bu mağara, kalenin 250 m. kadar kuzeybatısındadır. Giriş ağzı doğuya bakan bu mağaranın güney, kuzey ve batı duvarlarında, tanrıları tasvir eden tam boy insan rölyefleri ve aralarında Süryânice yazılar bulunmaktadır. Bu kabartmalardan birinin başı üzerinde Ay Tanrısı Sin'i sembolize eden “Hilal” kabartması dikkat çekmektedir.
Soğmatar'ın 13 km. kuzeyindeki bu tarihi yerleşmede, kale olarak kullanılan bir tepe ve bunun doğusundaki kayalık tepelere M.S. V. yüzyıla tarihlenebilen kaya mezarları ve sarnıçlar bulunmaktadır.
MEHEMEDEY HAN
Soğmatar'ın 30 km. kuzeyinde, Urfa-Mardin karayolunun 50. km.'sindeki Dağyanı Köyü'nde, Romalılara ait olduğu sanılan ve “Mehemedey Han” (Mehmed'in Hanı) adıyla anılan büyük bir “Hayrat” yer almaktadır.
Soğmatar'ın 11 km. kuzeyinde yer alan Büyük Senem Mığar Köyü'ndeki mevcut mimari kalıntılar ve kayadan oyma yapılar, burasının Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.
Soğmatar'ın 7 km. kuzey doğusu, Senem Mağara'nın 4 km. güneydoğusundaki Betik (Güzel) Köyü'nde kesme taşlardan inşa edilmiş 8x4 m. boyutunda anıtsal bir yapı yer almaktadır. Tom Sinclair tarafından incelenmiş olan bu yapının “tahıl ambarı” olabileceği ileri sürülmüştür. Ancak, doğu-batı yönünde yatık dikdörtgen planlı ve girişi kuzeyden olan bu yapının ortada iki paye ile iki sahna ayrılmış olması, kıble yönündeki duvarın ortasında mihrabı andırır bir nişin bulunması (bu niş sonradan tahrip edilerek delinmiştir) hususları dikkate alındığında, bu yapının Harran Ulu Camii ile aynı dönemde (744-750 Emevi dönemi) inşa edilmiş küçük bir mescid olabileceği fikrini akla getirmektedir.
Soğatar'ın 16 km. güneydoğusunda, Viranşehir'e bağlı Çatalat köyünde, V. yüzyıl Roma döneminden kalma yapı kalıntıları bulunmaktadır. Bu kalıntılardan birisi yaklaşık 2 m. eninde, 4 m. yüksekliğinde kemerli bir kapıdır. Diğer kalıntı ise, büyük bir yapının köşe duvarlarına aittir.
Soğmatar'ın 17 km. kuzeydoğusunda, Betik'in 10 km. doğusundadır. Köy meydanındaki ağılların ihata duvarlarında bolca kullanılan blok taşlardan, burada büyük yapı kalıntılarının mevcut olduğu anlaşılmaktadır. 1911 yılında Urfa'yı ziyaret eden İngiliz Araştırmacı Bayan Gertrude Bell tarafından çekilen Kasr-ül Benat'taki bu yapıların fotoğrafları İngiltere/New Castle Upon Time Üniversitesi arşivlerinde muhafaza edilmektedir.
Soğmatar'daki Süryânice yazıtlı Kutsal Tepe'nin bir benzeri Kasr-ül Benat'ta bulunmaktadır. Köyün kuzeyindeki bu kayalık tepede 10'dan fazla Süryânice yazıtın bulunması, burayı “Yazıtlı Tepe” olarak adlandırmamıza sebep olmuştur.
Urfa-Mardin karayolunun 85. km.'sinden kuzeye sapan asfalt yolun 16. km.'sindeki Eyyup Nebi Köyü'nde Eyyup Peygamber, Eyyup Peygamber'in hanımı Rahime Hatun ve Elyesa' Peygamber'in mezarları bulunmaktadır. Bu köyün 400 yıldan beri Eyyup Nebi Köyü adıyla anıldığı vakfiyesinden anlaşılmaktadır.
Eyyup Nebi Köyü'ndeki peygamber türbeleri yüzyıllardan beri kutsal günlerde ve bayramlarda, yöredeki binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.
Mevcut inanca göre, Yüce Allah, Şanlıurfa'da yaşayan ve çok zengin olan Eyyup Peygamber'i imtihan etmek için önce mallarını ve çocuklarını elinden aldı ve daha sonra kendisine ağır bir hastalık verdi. Tüm bunlara sabır ve şükür gösteren Hz. Eyyup, Cebaril (a.s.)'in getirdiği vahiy gereği ayağını yere vurdu ve yerden su fışkırdı. Bu su ile yıkanan Hz. Eyyup, vücudunu kaplayan yaralardan hemen kurduldu. Daha sonra içtiği bu kutsal su, içindeki bütün dertlerini de yok etti. Bunun üzerine Allah, Hz. Eyyup'a, hem çocuklarının hem de mallarının iki katını verdi. Bunun için Hz. Eyyup, sabır timsali bir peygamber olarak tanınmaktadır.
Eyyup Peygamber'in ağır hastalığı ve uğradığı musibetler sırasında O'na büyük bir şefkat ve sabırla bakan hanımı Rahime Hatun'un mezarı Eyyup Peygamber türbesinin yaklaşık 500 m. kuzeybatısındadır. Kare planlı, tek kubbeli bu mütevazi mezar anıtı köydeki diğer türbeler gibi, geçtiğimiz yıllarda Şanlıurfa Valiliği'nce restore edilmiştir.
ELYESA PEYGAMBER TÜRBESİ
Yine mevcut inanca göre, Eyyup Peygamberi ziyaret etmek isteyen Elyesa' Peygamber, uzun yıllar süren zorlu bir yolculuktan sonra O'nun bulunduğu köye ulaşır. Ancak kendisi bunu bilmemektedir. Karşısına insan kılığına girmiş Şeytan çıkar ve Hz. Eyyub'un daha çok uzaklarda olduğunu söyler. Yaşlı ve yorgun olan, artık yürüyecek mecali kalmayan Elyesa' Peygamber umutsuzluğa düşer ve Allah'a dua ederek ruhunu almasını diler. Bunun üzerine hemen orada vefat eder ve köy içerisine gömülür. Eyyup Peygamber türbesinin 500 m. güneybatısında yer alan ve oldukça harap bir durumda olan Elyesa' Peygamber türbesi, Şanlıurfa Valiliği'nce yeniden yaptırılmıştır.
25 Mayıs 2007 Cuma
KUŞLAR
Kuşçuluk, Şanlıurfa’da özel zevklerden biridir. (Şanlıurfa’lı buna “Merak” demektedir.)
Şanlıurfa halkı kuşları çok sevmektedir. Kuşçuluk zevk için yapılmakla beraber kendine özgü özellikleri olan bir meslek olarak da sayılmakta ve halk dilinde kuş besleyip uçuranlara “kuşçı” adı verilmektedir.
Anadolu’da bir çok yörede güvercin besleyip uçurulmasına rağmen, Şanlıurfa kadar yaygın bir bölge yoktur.
Kuşçuluk genelde esnafın özel zevklerinden biridir. Akşama doğru dükkânının kapatan kuş meraklısı ve yetiştiricisi hemen kuşlarıyla beraber olur ve günün bütün yorgunluğunu, stresini unutur.
Şanlıurfa’da kuşçuluğun yaygınlık nedeni evlerin elverişli olmasındandır. Hayatların (avluların) geniş ve gürültüden uzak oluşu, damların toprak ve düz oluşu kuşçuluk için çok elverişlidir. Kuş beslenen evlerde “Hayat”ın bir yanında veya damların uygun bir köşesinde kuş matarları (evleri) vardır. Bazen avludaki bir oda da kuşevi olarak kullanılır.
Şanlıurfa’da kuşçuların buluştuğu “kuşçu kahvehâneleri” vardır. Bugün bu kahvehânelerden birkaç tanesi hala varlığını sürdürmektedir. Bunların en meşhuru ise “Çardaklı Kahvehânedir”, bu kahvehânelerin içinde tel kafesli odacıklar bulunur. Bu kafeslerde kuş rafları vardır. Ve kuşlar bu kafeslerde oynaşır.
Kuşçu kahvehâneleri otantik yapısını korumaktadır. Küçük masalar ve etrafındaki kürsülerde (tabureler) oturup sohbet eden insanlar, kahvehânenin içinde serbestçe dolaşan kuşları keyifle izlerler.
Müşteriler burada kuş sohbetleri ve kuş alışverişi yaparlar. Bazen de en gösterişli ve kıymetli kuşlarını getirip gösterdikleri olur. Bu kahvehânelerde gürültülü konuşulmaz, rahatsız edici sesler çıkarılmaz, kuşlar seyredilir ve ötüşleri dinlenir.
BALIKLIGÖL
ŞANLI URFA
24 Mayıs 2007 Perşembe
URFA KEBABI
Malzemeler :
1-2 adet hazır pideKebabi
1 kg koyun kıyması
1 yemek kaşığı zeytinyaği
1 büyük domates
1 büyük soğan
2 çay kaşığı tuz
½ çay kaşığı karabiber
½ çay kaşığı kirmizibiber
1 demet maydanoz
1 bardak et suyu
Iki kere cekilmis koyun kıymasına, kabugu ve cekirdekleri cikarilmis ve küçük parçalara doğranmış domates, rendelenmiş soğan, zeytinyaği, tuz baharat ve kıyılmış maydanozun yarisini katin. 30-40 dakika iyice yoğurun.
Parmak uzunlugunda yapacaginiz kofteleri sislere gecirin. Kuvvetli fakat alevsiz komur atesi uzerinde cevirerek pişirin.
Fırından çıkan pideleri irice parcalar halınde doğrayın. Tabaklara dagitin. Uzerlerine sicak et suyu gezdirin. Kizaran kofteleri sislerden cikarip pidelerin kenarlarina yerleştirin. Maydanoz serpip pide üzerinde servis yapın.
Gönderen MEL zaman: 12:58 0 yorum
Etiketler: URFA, YÖRESEL YEMEKLER
KAZAN KEBABI
1 kg patlıcan
500 gr kıyma
1 kg domates
1 adet kuru soğan
4 adet sivri biber
1 çay k. karabiber
1 çay k. tarçın
yarım paket margarin veya 1 su bardağı sıvı yağ
isteğe göre tuz
Patlıcanı yan yan kesip bir kenara bırakın, kıymayı ve diğer sebzeleri ve baharatları karıştırın. Hazırladığın harcı patlıcanın içine yerleştir tencerenin içine önce yağı koyun. Hazırlanan içli patlıcanları yerleştir üstüne küp küp doğranmış domatesleri döküp ağır ateşte 45 dakika pişir.
Afiyet olsun, bu yemeğe lezzeti veren tarçındır.
Gönderen MEL zaman: 12:50 0 yorum
Etiketler: URFA, YÖRESEL YEMEKLER
AŞIKLAR DİYARI-KISAS
Şanlıurfa’ya, “Peygamberler Şehri”, “Müze Şehir”, “Tarih ve Tarım Şehri” ünvanlarıyla anılmasının yanısıra aynı zamanda bir “Musiki Şehri” de diyebiliriz. Yöremizden çok değerli müzisyenler yetişmiş, yurtiçinde ve dışında ilimizi başarıyla temsil etmişlerdir. Bu yöremizdeki kültür değerlerinin içinde musiki, halen çok önemli bir yer tutmaktadır.
“Aşıklar Diyarı” olarak bilinen Kısas Köyü ise Güneydoğu Anadolu bölgesinde aşık tarzı şiir geleneğini sürdüren ve kırk civarında saz şairinin yetiştiği, gönül ehli insanların yaşadığı bir beldemizdir. Köydeki aşıklar kendi deyişlerinin yanısıra usta malı da çalıp söylemektedirler.
Ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan birlik ve beraberlik ruhunun oluşmasında âşıklarımızın önemli bir yeri bulunmaktadır.
Kısas’ta yetişen Aşıklar gerek yurt içinde gerekse yurtdışında hayatları boyunca şiirler yazıp, deyişler söyleyerek, bağlama çalarak bu geleneği başarıyla sürdüren sanatçılarımızdır.
Halkın anlayabileceği yalın bir dille yazan, hece vezni kullanan, sazı ve sesi güçlü, kendi deyişlerinin yanısıra usta malı deyişler de okuyan Kısaslı Aşıkların şiirlerinde Alevi-Bektaşi kültürüne özgü motiflerin yanısıra sosyal konular da genişçe yeralmaktadır.
Şanlıurfa’da, aşık tarzı şiir geleneğini sürdüren saz ve söz ustalarının kültür dünyasına tanıtılması ve eserlerinin gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla yapılacak çalışmalar en önemli dileğimizdir.
Kısas’da Âşıklık Geleneği
Köyde aşıklık geleneği en iyi şekilde muhafaza edilmekte ve sürdürülmektedir. Hemen hemen her evde bir bağlama bulunmaktadır. Bu özellikleriyle Kısas, “Aşıklar Diyarı” ünvanına lâyıktır. Köydeki aşıklardan yurt içinde ve dışında sesini duyuranlar da bulunmaktadır.
Bu halk şairlerimiz, sazlarıyla halkın dilini şiirleştirip duygularını dile getirmektedirler. Ayrıca şiirlerinde geleneklerini, inançlarını, atasözlerini, deyimlerini dile getirip sevdiklerini överler ve onlara ait menkıbeleri şiirleştirirler. Sosyal hayattaki değişiklikler de şiirlere tesir etmektedir.
Köyde yetişen aşıklardan bağlama çalanlar kendi deyişlerinin yanısıra; herkesçe tanınmış, Kısas dışındaki eski aşıklardan Sadık Baba, Sıtkı Baba, Dertli, Derviş Ali, Edip Harâbî, Virâni, Kul Hüseyin, Kul Himmet, Seyyid Nesimî, Şah Hatâyî ve Pir Sultan’ın deyişlerini de (usta malı) okumaktadırlar.
SIRA GECELERİ
Sıra gecesinin Urfa kültür hayatındaki yerini şöyle özetleyebiliriz. Urfalı, genç yaşından itibaren sıra gecesine katılarak, cemaatle oturup kalkmayı, gelenek ve göreneklerini, adâb-ı muâşeret kurallarını, cemaatte konuşmanın adabını, yeri geldiği zaman konuşmayı, yeri geldiğinde dinlemesini bilmeyi, büyüğüne saygıyı öğrenir. Bu yönüyle “sıra gecesi” bir halk mektebidir.
Sıra gecelerinde zaman zaman çeşitli kitaplar okunur ve yorumları yapılır. Bu yönüyle “sıra gecesi” bir eğitim-öğretim müessesidir.
“Sıra geceleri” acıyı ve mutluluğu paylaşmaktır. Sıra arkadaşlarından birinin yakını ölse, diğer sıra arkadaşları cenazenin kaldırılmasına kadar arkadaşlarının yanında olurlar, arkadaşlarının acısını paylaşırlar. Düğün, sünnet vs. gibi mutlu günlerde yine arkadaşlar bir araya gelir ve mutluluğu paylaşırlar.
Şanlıurfa'da müziğin gelişmesi ve yaygınlaşmasının en büyük nedeni sıra geceleridir. Bu geceler bir usta çırak geleneğine uygun olarak müziğin öğretildiği ve icra edildiği meşk ortamıdır. Bu yönüyle sıra geceleri bir “Halk konservatuarı”dır.
Urfa'nın sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları sıra gecesinde konuşulur ve tartışılır, çözüm yolları üretilir. Bu yönüyle sıra geceleri birer istişare toplantılarıdır.
Sıra geceleri sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın yoğunlaştığı ve pratiğe dönüştüğü yerdir. Sıra arkadaşları kendi aralarında yardımlaşma sağladıkları gibi, sıra gecelerinde toplanan paralarla fakirlere yardım edilir.
Sıra geceleri nezih bir sohbet ortamıdır; ilim ve irfan sahipleriyle sohbetler edilir. Şiirler dinlenir, kültür ve edebiyat üzerine konuşulur.
Sıra geceleri geleneksel “Tolaka” ve “Yüzük fincan” oyunlarının oynandığı, geleneklerin yaşatıldığı gecelerdir.
Sıra gecesi, Urfa ve Urfalının tanıtımının yapıldığı bir lobidir.
Sıra gecesi; zengin Urfa sofrası yemeklerinden çiğköfte ve tatlılarının yenildiği, misafirlere tanıtıldığı ortamlardır.
Sıraya geliş saati daha önce belirlenen saatlerde olur ve büyük bir önem taşır. Herkes belirlenen saatte gelmek zorundadır. Belirlenen saatte gelemeyen, önceden tespit edilen para cezasını ödemek zorunda kalır. Sıraya gelenleri, ev sahibi kapıda karşılar ve oturulacak odaya alır. Sıraya önce gelenler ayağa kalkarak gelene buyur eder. Sıraya gelen selam vererek herkesle tokalaşır ve uygun yere oturur. Sırada yaşça büyük olanlar üst tarafta, yaşça küçük olanlar kapıya yakın oturur. Ev sahibi ve sıraya daha önce gelenler, sonradan gelenlere “merhaba” derler; sıraya gelen de onlara “merhaba” diyerek karşılık verir. Daha önce gelenler çoksa cemaatin hepsine birden merhaba anlamına gelen “cemaatize rahmet” der.
GELENEKSEL ŞANLIURFA EVLERİ
Eve gelen erkek konukların ilk olarak ağırlandıkları selamlık bölümünde küçük bir "hayat" (avlu), bir veya iki oda, eyvan, konukların hayvanlarının barınacağı büyük bir "develik" (ahır) ve tuvalet bulunur. Bitişiğindeki haremlik avlusunun ve buradaki kadınların görülebileceği endişesiyle genellikle selamlığın üzerine ikinci bir kat yapılmamıştır.
HARRAN



Tevrat’ta “Haran” olarak geçen yerin burası olduğu söylenir. İslâm tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber’in torunlarından Kaynan’a veya İbrahim Peygamber’in kardeşi “Aran”a (Haran) bağlarlar. XIII. yüzyıl tarihçilerinden İbn-i Şeddat, Hz. İbrahim’in Filistin’e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu, bu nedenle Harran’a Hz. İbrahim’in şehri de denildiğini, Harran’da İbrahim Peygamber’in evinin, adını taşıyan bir mescidin, O’nun otururken yaslandığı bir taşın var olduğunu yazmaktadır.
Tüm bu tarihi belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, Harran adı 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran adı, Sümerce ve Akatça “Seyahat-Kervan” anlamına gelen “Haranu”dan gelmektedir. Bazı kaynaklar bu kelimenin “keşişen yollar” veya “şiddetli sıcak” anlamına geldiğini de kaydetmektedirler.
Babiller döneminde “ilu sa ilani” (tanrıların tanrısı), “sar ilani” (tanrıların kralı) ve “bel ilani” (tanrıların efendisi-rabbi) olarak adlandırılan Ay Tanrısı “Sin” paganistlerin en büyük tanrısı olma özelliğini asırlar boyu devam ettirmiş ve Romalılar döneminde “Mar alahe” olarak adlandırılmıştır.
Urfa’nın Hıristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık, Harran Sabiilerin merkezi olmuş ve Hıristiyanlar Harran’a putperest şehri anlamına gelen “Hellenopolis” adını vermişlerdir. Varlıklarını M.S. XI. yüzyıla kadar sürdüren Sabiilerin son mabedi h. 474 (m. 1081) de Nûmeyriler adına şehrin valisi olan Yahya b. el-Şatr tarafından yıktırılmış ve böylece Harran’daki Sabiizm sona ermiştir.
Emevi hükümdârlarından II. Mervan 744 yılında Harran’ı Emevi Devleti’nin başkenti yapmıştır. Emevilerin Asya bölümü 750 yılında Abbâsilere yenilerek Harran’da sona ermiştir. Abbâsi hükümdârı Harun Reşit zamanında “Harran Üniversitesi” dünyada büyük bir ün kazanmıştır.
Cüllab ve Deysan ırmaklarının suladığı kuzey Mezopotamya düzlüğünde bulunan Harran Ovası tarihte bir ağ gibi su kanalları ile örülmüş bir tarım sahası idi. 1184 yılında Harran’ı ziyaret eden Seyyah İbni Cübeyr, burasının gölgelik ve ağaçlık olduğunu, çeşitli meyve sebzelerin yetiştiği, uzun süren bir kuraklık sonucunda ise harap olduğunu yazmaktadır.
1242 yılında Harran’a gelen İbni Şeddad şunları yazmaktadır: “Deysan ve Cüllab nehirleri arasında kurulmuş olan şehirdeki imalathânelere Cüllab nehrinden su gelirdi. Cüllab, Diphisar adlı bir köyden çıkar ve Harran’ı sulardı. Nehrin suları şehrin bazı evlerine kadar ulaşırdı. Harran’da 14 hamam vardı. Devlet ovadaki sulamadan 170.000 dirhem vergi alıyordu”.
Fatımiler, Zengiler, Eyyûbiler ve Selçuklular gibi Türk-İslâm devletlerinin yerleşmesine sahne olan Harran, 1260 yılı başlarında Moğollar tarafından işgal edildi. 1270 yılında Moğollar burayı ellerinde tutamayacaklarını anlayınca camiini, surlarını ve kalesini yakıp yıkarak kenti tahrip ettiler. Halk Mardin, Dimaşk (Şam) ve Halep’e kaçtı. Etraftaki göçebeler tarafından işgal edilen tarihin bu altın şehri bir köy haline geldi ve o muhteşem günlerine bir daha dönemedi.
1518 tarihli tapu tahrir defterlerinden, Harran’ın Osmanlı döneminde 250-280 nüfuslu bir köy olduğu anlaşılmaktadır.
Cumhuriyet döneminde Akçakale İlçesi’ne bağlanan Harran, GAP Projesinin bölgeye getireceği canlılık göz önüne alınarak 1987 yılında çıkartılan bir kanunla ilçe haline getirildi.
Bugün Cüllab ve Deysan ırmakları kurumuş olduğundan Harran sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5000 yıllık tarihi ile ayakta durmaktadır.
AMAZON KRALİÇELERİ
23 Mayıs 2007 Çarşamba
ANADOLU FENERİ

Gönderen MEL zaman: 15:37 0 yorum
Etiketler: YAKIN İSTANBUL
22 Mayıs 2007 Salı
BAYRAMOĞLU



Şimdiye kadar sadece dergi sayfalarında ya da filmlerde gördüğünüz pek çok hayvanı bir adımlık mesafeden görmek istiyorsanız bu merakınızı gidermenizin bir yolu "Bayramoğlu Hayvanat Bahçesi Kuş Cenneti ve Botanik Parkı". Bir çeşit mutluluk bahçesi olan park tekrar tekrar ziyaret edilebilecek güzellikler sergiliyor. 1991 yılında kurulmaya başlayıp 1993 yılında ziyarete açılan Türkiye'de eşi olmayan alanda 500'e yakın kuş türünün yanı sıra, 300'den fazla çeşit bitki, yüzlerce çeşit hayvan burada doğal ortama eş şartlarda barınıyor. 140.000 metrekarelik hayvanat bahçesinde, çocuk parkı, cafe ve dinlenme üniteleri içinde çocukların heyecanını paylaşabilir mutlu yüzler görebilirsiniz. Hayvanat bahçesinde kuşların yanı sıra, muzip maymunlar, koi balıkları, tropikal bölge hayvanları, bahçe malzemeleri satış galerisi, birbirinden cazip eşyaların sergilendiği market en çok ilgi çeken yerler arasında yer alıyor.
Geziye çıktığınız andan itibaren, titiz bakımı fark ediyor, tropikal ülkelere has hayvanları görmeye, kuşlara ayrılan bölümlerden başlıyorsunuz. Gerçek olduğuna inanılması güç, muhteşem renklere sahip geveze papağanlar, türlü sesler çıkarıp hiç boş durmuyorlar. Muhabbet kuşları toy, turna kuşu türlerinin kafeslerini gezmeyi bitirdiğiniz an karşınıza cazip hayvan aksesuarlarının sergilendiği bir galeri çıkıyor. Hiç aklınızda yokken bile gördükleriniz karşısında acaba "ne beslesem" sorusunu düşünmeye başlıyorsunuz. Karar verdiyseniz, besleyeceğiniz tür hayvanın araç, gereç, giyim-kuşam, yem, ilaç, tüm ihtiyaçlarını bulabiliyor, birbirinden ilginç şirin hayvan resimlerinin bulunduğu t-shirt, anorak, maskot türü şeyleri de alabiliyorsunuz. Parkın bir başka bölümündeki havuz içinde palyaçolar kadar renkli Japon Koi balıkları görülüyor. Dünyanın en pahalı balıkları olan Koiler, Japonlarca talih, saadet ve uzun ömür ifade ediyor. 120 değişik rengi tespit edilen balıklar, 50 ila 120 sene yaşayabiliyor ve insan dostu olarak tanınıyor. Korkmasını hiç öğrenememiş bu balıklar havuza yaklaşınca önünüzde toplanıyorlar. Gezinizin devam ettiği bölümlerde güzel sürme gözlü ceylanlar, karacalar, heybetli boynuzlarıyla ağırbaşlı geyikler ve antiloplarla tanışıyorsunuz. Bu tanışmanın ardından seyredenleri kahkahalara boğan maymunların bahçesine geliyor, karşılıklı bakışmalarla maymunların yaptığı muzipliklere şahit oluyorsunuz. Maymunlardan şişman, tembel pelikan kuşlarına oradan kuğuların yüzdüğü havuzlara, deve kuşu, lama, midilli atları, zebra ve tavşanların bulunduğu bölümden dönüp tavuk türleri, baykuş, akbaba, deve ve kendini sevdiren atların bulunduğu bölüme gelince saati unutuyorsunuz.
Geziye devam ederseniz flamingoların bulunduğu havuzda kendinizi hayal ülkesinde sanıyorsunuz. Şeker pembesi renkli flamingoları, narin yapılı boyunları, uzun bacakları, keklik sekişli yürüyüşleriyle fotoğraflamaktan büyük haz duyuyorsunuz. Hayvanat bahçesinde fotoğraf çekenlerin için kısa sürede karta basan laboratuarlar dahil ziyaretçiler için her şey düşünülmüş. Her şeye rağmen hayvanların bulunduğu tel örgülü kafesleri aşıp fotoğraflamak neredeyse imkansız. Parkın tropik merkez ve akvaryum bölümlerinde nadide canlı türlerini görebilir, bahçe içinde yer alan ilginç bitki türlerini inceleyebilir, parkta beğendiğiniz bir hayvanı sahiplenerek sponsorluğunu üstlenebilir veya gönüllü üye olabilirsiniz.
Gönderen MEL zaman: 15:25 0 yorum
Etiketler: YAKIN İSTANBUL
DİDİM - BALIK ÇEŞİTLERİ
SARIGÖZ
Boyları 50 santimetre olabilir. Karagöze benzer. Çevresi kayalık ve kuytu yerlerde bolca bulunur.Etleri de karagöz ve mercan gibi beyaz,lezzetlidir.
MELANURYA
Eylül ayından sonra sularımız da bolca olta ile avcılığı yapılır. Eti fena sayılmaz, tavası tercih edilirse iyi olur. Boyu 20-25 cm civarındadır. Kefalin küçüğüne gamite benzer. Ağzı küçük olup, küçük iğneli takımlara yakalanır. Sandalla açılıp çapari ile avcılığının yapılması mümkündür.
SİNAĞRİT
Çipura balığına benzer. Sularımızda yaşayanları oldukça büyük olup, bir metre boyunda olanlarının zıpkınla avlandığı söylenmektedir. Yaz aylarında kayalıklarda sahile iyice yaklaşır. Olta ile avcılığı tesadüf olup, zıpkınla iyi avlanmaktadır. Sinagrit yassı bir balık olup, hemen kıyıdaki kayaların altındaki ulaşılması zor yarıklara saklanabilmektedir.
KEFAL
Ülkemiz sularında bolca bulunan bu balık, Didim sularında temiz ortamdan dolayı eti kokmaz ve çok lezzetlidir. 20 -70 cm boylarında olanları, sık sık sularımızda sürüler halinde görülür. Olta ve zıpkınla avcılıkta kıyıdan fazla açılmaya gerek yoktur. Kefaller sürü halinde dolaşan yüzey balıklarıdır. Olta avcılığında bu nedenle şamandıralı oltalar tercih edilir. Oltaya yem olarak ekmek takılsa da zaman zaman diğer yemlere de atladığı olur. Zıpkın avcılığında iyi nişan alınmaz ise zıpkının balığa saplanmadığı veya parçaladığı görülür.
LEVREK
Sularımızda sık bulunan olta ve zıpkınla, her mevsim özellikle eylül ayından sonra bolca av veren bir balıktır. Eti beyaz ve oldukça lezzetlidir.
SARDALYA
Sürü halinde yaşayan gezici balıklardır, ateş balığı diye de tanınır. Boyları, ortalama 15 santimetre en çok 20-22 santimetre olur. Ege'de bol bulunur. Etinin lezzeti ve çeşitli kullanım alanıyla ekonomik değeri çok yüksektir. Didim' de en çok tüketilen balıklardan olup, çok çeşitli yemekleri yapılır, olta balıkçılığında da vazgeçilmez yemlerden biridir. Kıprıs takımlarında yem olarak kullanılmaktadır.
ZARGANA
Ülkemiz sularında av dönemlerinde oldukça fazla bulunan bir balıktır. Didim sularında ise Eylül ayından sonra bulunmaya başlar ve olta ile oldukça zevkli bir avcılığı yapılır. Sürü halinde yüzeyde gezen bir balık olduğundan şamandıralı özel bir olta ile avcılığı yapılır. Olta olabildiğince uzağa atılır ve hafif hafif çekilmeye başlanır. Oltanın atıldığı bölgede zargana varsa birkaç tanesi birden yeme atlar.
MIGRİ
3 metre boydan 50-60 kilogram erişebilen, 30 yıla kadar ömrü olan, yazın sığ suların, kışın 150 metre derinliklerin taşlık, kumlu ve çamurlu zeminlerinde yaşayan bir balıktır. Nehirlere giremez. Sert, hareketli ve yırtıcıdır. Su içinde bulduğu her canlıyı yiyebilir. Gündüzlerini yatarak geçirip, karanlıkta avlanır. Özellikle akşam olta ile avlananlara rahat vermez, her seferinde Mıgri çekersiniz, oltadan çıkarmakta başlı başına bir dert olup dikkatli olmalısınız, yoksa elleriniz zarar görebilir.
MÜREN
Boyları 1 - 2 metre olabilir. Etçi ve vahşi bir balıktır. Ürkütüldüğü veya tahrik anında fazlasıyla saldırgandır. Avlanmasının tehlikesi ve denizlerde az bulunuşu nedeniyle fazla ekonomik sayılmaz. Denizlerimizin az derinliklerinde ve kuytu yerlerde yaşar. Özellikler zıpkınla avlananların geceleri dikkatli olması lazımdır. Çünkü bele takılan vurulmuş balıklardan yayılan kan kokusu Müren ve Mıgri' ler için davetiyedir.
SOKANA
Sahil bölgelerinde 2-3 metreden 100-150 metreye varan derinliklerde yumuşak kumlar arasında ömür geçirir. En fazla 50 santimetreye kadar büyüyebilir. Dikenleri trakonya gibi zehirli ve insan için tehlikelidir. Oltaya çok gelmekte olup, iğneden çıkarırken dikkatli olmak ve tepesinde ki dikenlerinden sakınmak gerekmektedir.
21 Mayıs 2007 Pazartesi
EL SANATLARI

Bakırcılık: En yaygın el sanatlarından biri olan bakırcılık, alüminyum ve plastik kap yaygınlaşınca önemini yitirmiştir. Bu sanatla uğraşanların merkezi Bakırcılar Çarşısıydı. Bakırdan güğüm, tencere, kazan ve tas gibi gereçler burada yapılırdı. Güğümlerin başlıca özellikleri boyunlarının şeritli, alt bölümlerinin zil biçiminde ve çoğunlukla kapaksız olmalarıdır. Kazanların tabanı yarım küre, dikey boyutlarıysa konik biçimdedir. Bunlar kulpsuz olduklarından, ağız çevresine yerleştirilmiş aşağı doğru kıvrık olan çeperden tutularak taşınabilir. Yine bakırcılığın önemli örneklerinden olan hamam taslarının özgün motifleri vardır. Ağız çevresi testere işi motiflidir. Ortadaki kabartı yarım aylarla çevrilidir. Yan yüzlerse birbirine koşut dikey ya da çapraz çizgilerle süslüdür.
PERDE PİLAVI
MALZEMELER
2 su bardağı pirinç
1 piliç veya keklik (haşlanmış)
2,5 çorba kaşığı margarin veya tereyağ
1 çorba kaşığı çam fıstığı
2 çorba kaşığı üzüm
2 çorba kaşığı badem (kabuğu haşlanarak çıkarılmış)
3,5 su bardağı piliç suyu
tuz ve karabiber
1 küçük paket margarin (yumuşak, 125 gr.)
2 yumurta
1,5 çay kaşığı tuz
2,5 su bardağı un
Pirinç ayıklanıp yıkanır, ılık tuzlu suda yarım saat bırakılır. Badem ve fıstık, yağda pembeleştirilip alınır. Aynı yağda süzülmüş pirinç birkaç kere çevrilir. Sıcak piliç suyu konup pişirilir (önce harlı, sonra orta, en son hafif ateşte). 20 dakika kapak açılmadan demlenir.
Sonra pirinçler ezilmeden karıştırılır. Kavrulmuş fıstık, badem ve kuş üzümü, küçük parçalara ayrılmış piliç eti, tuz, karabiber, pilava ilave edilir.
1 küçük paket margarin ile 2 yumurta ve tuz ezilir; 2,5 bardak un ile yoğrulur. Merdane ile 2- 3 mm. kalınlıkta açılıp yağlanmış, yuvarlak dipli bir tencereye yerleştirilir. (Kenarlarından hamur sarkmalıdır.) Hazırlanan iç pilav hamurun üzerine boşaltılıp kaşık ile bastırılarak sıkıştırılır.
(Pilav sıcak olmalıdır.) Sarkan hamurlar üzerine kapatılır. Orta hararetli fırında, kızartılıp servis tabağına ters çevrilir.
Gönderen MEL zaman: 15:05 0 yorum
Etiketler: SİİRT, YÖRESEL YEMEKLER
BULGUR PİLAVI
MALZEMELER
2 bardak bulgur
2 baş soğan
4 çorba kaşığı margarin
250 gr kuşbaşı et
2 domates
4 bardak su
2 dolmalık biber (veya yeşilbiber)
tuz, kırmızı biber, karabiber
Pilavlık bulguru ayıklayıp yıkadıktan sonra suyu iyice akana kadar süzün. Bir yandan da margarini eritip, soğanları pembeleştirin. Içine fındık büyüklüğünde kestirdiğiniz kuşbaşı eti katılın, kavurun. Suyunu çekince, rende domatesi, kıyılmış yeşil biberi ekleyip; biraz karıştırıp, suyunu koyun.
Koyduğunuz su yaklaşık dört bardak seviyesine inene kadar etleri pişirin. Daha sonra bulguru katın, harlı ateşte bir iki karıştırıp, orta ateşte pişmeye bırakın. Şişsinler, tane tane olsunlar. Suyunu çekince, ateşin altını kapatıp demlenmeye bırakın.
Gönderen MEL zaman: 15:02 0 yorum
Etiketler: SİİRT, YÖRESEL YEMEKLER
20 Mayıs 2007 Pazar
MUTLAKA GÖRELİM



Veysel Karani Hz. Türbesi :Baykan ilçesinin Ziyaret Beldesindedir. Yörenin “Cas denilen harcıyla yapılıp Kubbe ile örtülmüş olan türbe, 1967 yılında yıktırılarak yerine yeni bir türbe yaptırılmıştır. Veysel Karani türbesi ve külliyesi 2001 yılında Valilikçe restore edilerek modern bir görünüme kovuşturulmuştur. Her yıl 16-17 Mayıs tarihlerinde Veysel Karaniyi anma etkinlikleri düzenlenmektedir.
MEDENİYETLERDEN İZLER
Siirt adının Sami Dili’nden geldiği öne sürülmektedir. Bazı kaynaklarda bu adın, Keldani Dili’nden, kent anlamına gelen Keert (Kaa’rat) sözcüğünden kaynaklandığı yazılıdır. Siirt sözcüğü, isim kaynaklarında; Esart, Sairt, Siirt, Siird, gibi çeşitli biçimlerde kullanılmıştır. Süryani’ler kente Se’erd (yöresel söyleniş biçimiyle Sert) demişlerdir. XIX.Yy.’da Sert, Seerd, Sört, Sairt olarak kullanılmış, günümüzde de Siirt biçimiyle benimsenmiştir.
Samiler, Babiller, Asurlar, Urartular, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar gibi tarihe derin izler kazımış medeniyetlere beşiklik eden Siirt'te, ayakta durabilen tarihi eserlerin büyük bir çoğunluğu Selçuklular devrinden kalmıştır.
17 Mayıs 2007 Perşembe
ANADOLU EVLERİ
BAKLAVA
Baklava, Türk mutfağının en meşhur ve en beğenilen tatlılarından biridir. Özellikle çok ünlü olan Gaziantep baklavası, kırk kat yufka ile yapılır.
Baklavanın Tarihi Asurlar'a kadar uzanır ancak bu tatlı, iki hamur arasına kuru meyvelerin serpiştirilip, fırında pişirilmesiyle yapılıyordu. Bu baklava dünyanın çeşitli ulusları tarafından çok sevildi ve değişik şekillerde yapıldı.Başka Bir Kaynakta ; Baklavayı ilk yapanların Süryani oldukları ancak Süryanilerin bunu Türkler'den mi öğrendikleri yoksa kendilerine ait bir yemek mi olduğunun belli olmadığıdır. Bir çok tarihçiye göre göre iki yufka arasına malzeme koyup, ateşte kızartılan yemekler (börekler) Türk yemekleridir. Baklava'da bu tanıma uymaktadır.
Malzemeler:
38 yumak Baklava hamuru
Muhallebisi:
14 kaşık şeker
1 paket vanilya
3 yemek kaşığı un
1 lt süt
3 yumurta
Yumurta hariç tüm malzeme karıştırılıp muhallebi gibi pişirilir. İyice soğuduktan sonra 3 yumurta ile çırpılıp bir tarafta bekletilir.
Her yumak açılıp tepsiye dizilip her katı yağlanır. 19.cu yumak serildikten sonra muhallebi konulup kenarları üzerine katlanır ki muhallebi tepsinin kenarlarına yapışmasın. Diğer 19 adet yumakda aynı şekilde açılıp tepsiye serilir.
İşlem bittikten sonra da dilimler halinde kesilip yağlanıp sin ateşte 2 saat pişirilir. Soğuduktan sonrada üzerine pudra şekeri serpilir.
Gönderen MEL zaman: 15:27 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
BEYRAN
MALZEME
1 kg. kemikli gerdan
300 gr. pirinç
100 gr. yaprak biber
100 gr. tuz
50 gr. karabiber
10 diş sarımsak
100 gr. iç yağı
Bir tencerede et suyla yüksek ateşte kaynara çıkıncaya kadar kaynatılır ve bu arda etin kefi alınır. Kaynara çıkan etin ateşi kısılır ve haşlanıncaya kadar kaynatılmaya devam edilir. Bir başka tencerede 300 gr. pirinç haşlanır,15 dk.
Sonra haşlanmış pirinçler 5 porsiyon olacak şekilde tabaklara konur. Pirinç üzerine 200 gr. et,et suyu ,sarımsak,yaprak biber,tuz,karabiber konur ve limon sıkılır. Kaynayıncaya kadar ısıtılır ve servise sunulur.
Gönderen MEL zaman: 14:54 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
16 Mayıs 2007 Çarşamba
ZEYTİN BÖREĞİ
MALZEME
Hamuru için
500 gr. un
25 gr. maya
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı şeker
1 çay bardağı su
İç malzemesi
250 gr. yeşil zeytin
100 gr. kıyma
yarım bağ maydanoz
3 adet taze soğan
2 adet taze sarımsak
50 gr. ceviz içi
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı kırmızıbiber
1 paket margarin yağ
Zeytinler ikiye bölünür, ceviz, soğan, sarımsak ve maydanoz ince ince doğranır. Kıyma bir tencerede yağ ile kavrulur ve bölünmüş zeytinler ilave edilerek hafif doldurulur. Daha sonra diğer malzemeler ilave edilir, hafifçe örselenir ve bir harç elde edilir.
Hamurun Hazırlanışı
Verilen malzemeler ile katıca bir hamur hazırlanıp ufak bezeler alınır ve kahve fincanı şeklinde oklava veya elle açılır. Bu hamurun içine harç konur ve balıksırtı şeklinde kapatılarak 80 derecedeki fırında pişirilir. Börek servise hazırdır.
Gönderen MEL zaman: 15:28 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
TÜRBELER
Ökkeşiye Hazretleri Türbesi:
Gaziantep'ten Adana'ya doğru karayoluyla giderken Sakçagözü'nü geçince, Nurdağı'na ulaşmadan yolun sol tarafında uzaklarda yeşilliklerle çevrili bir tepe görülür. İşte bu tepede Kahramanmaraş ve Gaziantep bölgesinde binlerce insana adını veren Ökkeş yahut Ökkeşiye Hazretleri yatmaktadır. Ökkeşiye Hazretleri sahabeden bir zat olup Gaziantep'in Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşen beş kişiden birisidir. Türbenin bulunduğu yere Ökkeşiye denmektedir. Türbe tam dağın tepesinde bulunmakta ve türbenin alt tarafındaki kuyularda ise birkaç metre derinlikte bol su bulunmaktadır. Rivayetlerde anlatılanlardan, İslam inanışına göre Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü gören cennetliktir. Peygamberimiz veda hutbesinden sonra herkesle helalleşirken Ökkeşiye Hazretleri “ Ya Resulullah Uhud Savaşı'nda bana kırbaçla vurmuştunuz. Hakkımı ancak kısasla ödeşirim”der. Peygamberimiz (S.A.V), elindeki kırbacı Ökkeşiye Hazretlerine verir ve sırtına vurmasını söyler. Ökkeşiye Hz. ”Siz bana sırtım çıplak iken vurmuştunuz Ya Resulullah”der. Peygamber Efendimiz sırtını açar ve tam bu sırada Ökkeşiye Hz. Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü görür ve öper. Daha sonra ise “Kısastaki gayem bu idi Ya Resulullah. Yoksa sizde bir hakkım varsa anam sütü gibi helal olsun” der. Erkek çocuğu olmayan karı kocalar ve daha değişik maksatları olanlar Ökkeşiye Hazretlerinin türbesini ziyaret ederler ve isteklerinin kabul edilmesi ve arzularına kavuşmak ümidiyle burada Allah'a niyazda bulunurlar. Ayrıca Allah rızası için kurban keserler. Böylece ziyaretten sonra doğan erkek çocuğa genel olarak Ökkeş adını verirler.
Yuşa Peygamber Türbesi:
Bilindiği üzere Yuşa Peygamber (A.S.) İsrail oğullarından olup, Hz. Musa'nın yeğenidir. İsrailoğulları'nı göçebelikten kurtarır ve Arz-ı Kenan'a yerleştirir.Gaziantep'te Boyacı Mahallesinde Boyacı Camiinden Kavaflar Çarşısı'na doğru uzanan sokakta Pir sefa denilen mevkide tek katlı bir bina vardır. Bu binada iki oda içinde iki türbe bulunmaktadır. Bunlardan birisi rivayete göre Yuşa Peygambere ait olup, diğeri ise Pir sefa Hazretlerine aittir.
Pirsefa Hazretleri Ve Türbesi:
Pirsefa Hazretleri ile Yuşa Peygamber aynı yerde yatmaktadırlar. Pirsefa hakkındaki rivayetlere göre Pirsefa'nın Hz. Yuşa'nın türbedarı olduğu ve ölünce buraya gömüldüğü söylenmektedir. Bir başka rivayete göre ise Pirsefa Medinelidir ve ensardandır. Gaziantep'in Müslümanlar tarafından fethinde Hz. Ali kumandasında buraya gelmiş, Karaçomak'la yan yana savaşırken uğradığı zorlu bir kılıç darbesi ile gövdesi ikiye bölünmek suretiyle şehit olmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, Yuşa'nın yanına defnederek “Kendini Peygamber-i Zişan'la Komşu ettim” demiştir.
Dülükbaba Türbesi:
Dülükbaba Türbesi şehrin kuzeyinde, Adana asfaltının doğusunda kendi adıyla anılan tepenin üzerindedir. Dülükbaba'yı diğer evliyalardan ayıran özellik, rivayete göre evlenmek isteyen bekar erkeklere yardımcı olmasıdır. Dülükbaba Antep'in Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşmüş bir şahıstır. Asıl adı Davud'dur. Sonradan şu anda yattığı yerin adıyla anılmaya başlanmıştır.
Hacıbaba Türbesi:
Hacıbaba Türbesi Karşıyaka'da eski Tekel fabrikasının kuzeyindeki tepededir. Vaktiyle çevresi mezarlıklarla kaplı idi. Türbe kurtuluş savaşında yıkıldı. Bir süre böyle kaldı. Son yıllarda ise halk tarafından onarıldı.
Nesimi Hz.Türbesi :
Nesimi Hazretlerinin türbesi Gaziantep'in merkez Şehitkamil ilçesi Aktoprak beldesindedir. Nesimi Hz. Bağdat'ta kendisini çekemeyenlerin iftirasına uğramıştır. Rivayete göre Kur'an-ı Kerimi ayak altına aldığı iddia edilmiş ve bunun üzerine derisi yüzülerek öldürülmek istenmiştir. Bu ceza uygulanırken Nesimi Hazretleri hiçbir acı duymamıştır. Fakat camide ezan okuyan müezzinin parmağına kan bulaşmış, bu kanın Nesimi Hazretlerinin murdar kanı olduğu iddia edilerek müezzinin parmakları sırayla kesilmiştir. Nesimi Hazretleri bunun üzerine, silkinerek kalkmış, boğazına kadar yüzülen deri vücuda geri yapışmış ve başını alıp yollara düşerek Aktoprak beldesine gelmiştir. Halk Nesimi Hazretlerini selamlamış ve yakınlık göstermiş, Nesimi Hazretleri de onların selamını alıp karşılık verdikten sonra oracıkta gözden kaybolmuştur. Türbesi kaybolduğu yerde bulunmaktadır.
Şeyh Fethullah Türbesi:
Şeyh Fethullah Gaziantep Evliyaları içinde halkın vicdanına en çok hükmeden ve kerametleri en yaygın şekilde anlatılan büyüklerden birisidir. Kendi adına yaptırdığı cami ve külliye Gaziantep'in mukaddes köşelerindendir. Şeyh Fethullah I. Halife Hz. Ebubekir'in soyundandır. Şeyh Fethullah'ın himmeti ve Allah'ın yardımıyla cami ve hamamda her türlü derdin devası bulunduğuna inanılır.
EL SANATLARI
GAZİANTEP ADI
Gaziantep tarihinin devreleri Paleolitik, Kalkolitik, Neolitik dönemler, Tunç Çağı, Hitit, Med, Asur, Pers, İskender, Selökidler, Roma ve Bizans, İslam ve Türk devirleri olarak sıralanabilir. Bu dönemlerin izlerini günümüzde açık bir şekilde görmek mümkündür.
Gaziantep yöresinde adı bilinen ilk yerleşim merkezi, Dolike ( Doliche - Dolikhe ) şehridir. Gaziantep’in 10 km. kuzeyinde, Dülük köyü yakınlarındaki bu yerleşim yerinin adı, Bizans kaynaklarında Diba ( Daluk ) olarak geçmektedir. Dülük adının da bu sözcükten kaynaklandığı belirtilmektedir.
Şehir, Cumhuriyet öncesi yıllara kadar Ayıntap (Ayıntab) adıyla anıla gelmiştir. Bu adın benzerine ilk kez Haçlı Seferlerine ilişkin kroniklerde rastlanmaktadır. Urfalı Mateos ve Papaz Griro’nun, 1124 – 1155 yılları arasındaki seferlerde, Arapların Ayıntab adını verdikleri şehirden Hantap (Hamptan) diye söz ettiği anlatılmaktadır. Arapça “ parlak pınar ” anlamına gelen Ayıntab, Ermeni kaynaklarında Anthapt olarak geçer. Gaziantepli tarihçi Bedrüddin AYNİ’nin ifadesiyle Antep’in eski adı “Kala-i Füsus”dur.
Bir diğer rivayette ise; AYINTAP adını, suyunun güzelliğinden ve bolluğundan dolayı aldığı söylenmektedir. Zira, “ayın”; pınar, kaynak, suyun gözü anlamına gelmektedir. Dolayısıyla “tab”; güzel pınar ve güzel kaynak manasını ifade etmektedir. Yine ayrıca “Ayıntap” adındaki, “tab” ; güç ve takat anlamına gelmektedir. Şehre suyunun bolluğundan dolayı da bu ismin verildiği söylenmektedir.
İslam egemenliği sonrasında Ayıntab adı giderek Ayıntap’a dönüşmüştür. Fransız kuvvetlerine karşı şehrin, savunmasını bu uğurda verdiği 6317 şehide rağmen yılmadan, cesaretle sürdürmesi ve eşsiz bir direniş göstermesi nedeniyle 6 Şubat 1921 tarihinde T.B.M.M. tarafından “gazilik” unvanına layık görüldüğünden “Gaziayıntab” olmuştur. 1928 yılında ise, şehrin adı GAZİANTEP olarak değiştirilmiştir.
FRİK PİLAVI
MALZEME
1 kg. kemiksiz koyun eti
1 kase pilavlık buldur
1 kase firik
1 yemek kaşığı biber salçası
1 yemek kaşığı domates salçası
1 su bardağı nohut
Zeytinyağı
Karabiber,tuz
Yeterince su
Koyun eti bir tencereye konur,yıkanır,üstünü örtecek kadar suyla ateşe konur. Köpükler üstüne birikince alınır. Tuz atılır. Akşamdan ıslatılan nohutlar, domates ve biber salçası, karabiber ilave edilir. Etler yumuşayıp yenecek hale gelince süzülür. Etin suyuna yıkanmış olan firik ve bulgur atılarak pişirilir. Pişince üzerine yağı gezdirilir (1 çay bardağı). Nohutları karıştırılır. Etlerin iki tarafı da kızgın yağ bulunan tavada kızartılır. Pilav servis tabağına alınır. Üstü kızartılmış et ile kaplanır. Ayran yada salata ile servis yapılır.
Gönderen MEL zaman: 15:00 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
SARIMSAK AŞI
MALZEME
1 kg. taze sarımsak
500 gr. orta yağlı kuşbaşı et
1 kg. süzülmüş yoğurt
1 çorba kaşığı un
1 adet yumurta
1 su bardağı nohut
1 çorba kaşığı zeytinyağı
1 tutam hasbir (safran)
Yeterince tuz,nane,su
Önce et tencerede kavrulur, içine tuz ve su ilave edilip,nohudu konur. Nohut ve et yumuşayıncaya kadar pişirilir. Sarımsaklar 2-3 cm. uzunluğunda doğranmış şekilde tencereye eklenir. Sarımsak çabuk pişeceğinden ocaktan almadan birkaç dakika önce ayrı bir kapta yoğurt,un ve yağ iyice çırpılır. Pişen yemeğin suyundan bir bardak eklenerek karıştırılır. Bu karışım yemeğin içine aktarılır.
Aktarma sırasında yemek sürekli karıştırılır. Kaynamaya başlar başlamaz ocaktan alınır ve üzeri kızdırılmış yağlı hasbirle süslenip servis yapılır.
Gönderen MEL zaman: 14:56 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
15 Mayıs 2007 Salı
BEYRAN
MALZEME
1 kg. kemikli gerdan
300 gr. pirinç
100 gr. yaprak biber
100 gr. tuz
50 gr. karabiber
10 diş sarımsak
100 gr. iç yağı
Bir tencerede et suyla yüksek ateşte kaynara çıkıncaya kadar kaynatılır ve bu arda etin kefi alınır. Kaynara çıkan etin ateşi kısılır ve haşlanıncaya kadar kaynatılmaya devam edilir. Bir başka tencerede 300 gr. pirinç haşlanır,15 dk. Sonra haşlanmış pirinçler 5 porsiyon olacak şekilde tabaklara konur.
Pirinç üzerine 200 gr. et,et suyu ,sarımsak,yaprak biber,tuz,karabiber konur ve limon sıkılır. Kaynayıncaya kadar ısıtılır ve servise sunulur.
Gönderen MEL zaman: 14:54 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
KIYMA KEBABI
MALZEME
400 gr kebaplık et
100 - 150 gr. kuyruk yağı
Arzuya göre kırmızı biber
Karabiber ve tuz.
Et kuyrukla birlikte zırhla kıyılır. veya makinasında çekilir, İçerisine tuz, karabiber ve kırmızı biber atılır, karıştırılır ve yoğrulur. Bu karışım eşit olarak 6 - 7 parçaya ayrılır. avuç yardımı ile şişe geçirilir. Orta harlı odun kömürü ateşinde çevrilerek pişirilir. Sıcak sıcak servis yapılır.
Gönderen MEL zaman: 14:51 0 yorum
Etiketler: GAZİANTEP, YÖRESEL YEMEKLER
13 Mayıs 2007 Pazar
ANKARA TAVA
| Malzemeler 1 adet bütün kuzu kolu (6 eşit parçaya bölünmüş) 1 çorba kaşığı çam fıstığı 2 adet kuru soğan 2 çay kaşığı yenibahar 500 gram pirinç 1 çay kaşığı tarçın 3 adet domates 1 çay kaşığı karabiber 5 adet çarliston biber Yeterince tuz. 1/2 demet dereotu 200 gram margarin 1 çorba kaşığı kuş üzümü Yemeklik doğradığımız 1 adet kuru soğanı, 60 gram margarin yağında pembeleştirelim. Etleri ekleyip, etler suyunu salıp da çekene kadar kavuralım. Etlerin üzerine, iki parmak çıkacak kadar su ekleyerek pişirelim. Pişmesine yakın, yeterince tuz ekleyelim. İyice piştikten sonra, etleri suyundan ayırıp, kalan et suyunu süzelim. Daha önceden, el dayanabilecek kadar tuzlu sıcak suda ıslattığımız pirinçleri, iyice yıkayalım. Kuş üzümünü de ılık suda ıslatıp, şişmesini sağlayalım. Pilav tenceresine geri kalan margarini koyup, eritelim. Önce çam fıstıklarını ve ince kıydığımız kalan soğanı, 5 dakika sonra da yıkayıp süzdüğümüz pirinçleri ekleyip, iyice kavuralım. Pirinçler tane tane olunca, suyunu süzdüğümüz kuş üzümlerini, yenibaharı, tarçını, karabiberi ve yeterince tuzu koyup bir kere karıştırdıktan sonra, ocaktan indirelim. Kenarlı ve kapaklı bir tepsiye, haşladığımız etleri aralıklı olarak dizelim. Kavurduğumuz pirinçleri, etlerin aralarına ve üzerlerine yayalım. Dörde böldüğümüz domatesleri, kesik kısımları alta gelecek şekilde, etlerin arasına, pirinçlerin üzerlerine yerleştirelim. Uzunlamasına ikiye böldüğümüz çarliston biberleri, çekirdeklerini çıkardıktan sonra, her domatesin yanına birer tane koyalım. Süzdüğümüz et suyunu, kaynar halde etlerin üzerine çıkacak kadar döküp, ağzı kapalı olarak, pirinçlerin suyunu çekmesini sağlayalım. İnce kıydığımız dereotlarını serpiştirip, 5 dakika sonra ocağı söndürelim. 15-20 dakika demlendirelim. Sıcak sıcak servis yapalım. |
Gönderen MEL zaman: 21:56 0 yorum
Etiketler: ANKARA, YÖRESEL YEMEKLER
DOĞAL ÜNLÜLER
ANKARA KEÇİSİ Birçok ülkede mohair diye adlandırılan tiftik, bilindiği gibi bütün dünyaya yurdumuzdan yayılan Ankara Keçisinin ürünüdür. Bu nedenle Tiftik Keçisi, dünya literatüründe Ankara Keçisi (The Angora Goat) olarak tanınır.Ankara Keçisini 13. yüzyılda Hazer Denizinin doğusundan, Anadoluya Türkler getirmişlerdir. Ankara Keçisi, Orta Anadolu`nun kurak iklim ve toprağı ile iyi bir şekilde bağdaşarak o zamandan beri bu bölgede gelişmiş, Orta Anadolu`ya özgü ve seçkin bir gelir hayvanı olma özelliğini bugüne kadar sürdürmüştür. ANKARA TAVŞANI (Angora Tavşanı) Dünyada Avustralya`dan Fransa`ya kadar birçok ülkede yetiştirilen ve sayıları milyonlarla ifade edilen Ankara Tavşanı, anayurdundaki birkaç çiftlikte bine yakın bulunuyor. Ankara Tavşanı tarihi belgelere göre 1723 yılında Anadolu`da tamamen yok olmuştur. Almanya`da yaşayan gurbetçi bir vatandaş tarafından yeniden anayurduna getirilen Ankara Tavşanı kayseri`de bir çiftlikte yetiştirilmeye başlanmıştır. Ankara`da Tarım ve Köyişleri Bakanlığı`na ait bir enstitüde de yetiştirilen Ankara Tavşanının sayısı sadece 500-1000 arasındadır. Tesadüfen bulunulan bu ırkı anayurdunda yaygınlaştırma çalışmaları devam etmektedir. Çok değerli olan Ankara Tavşanı anayurduna kolay uyum sağlamıştır. ANKARA KEDİSİ Ankara Kedisi dünyanın en sevilen saf kan kedi ırkları arasında yer almaktadır. Nesiller boyu "Ankara" her zaman uzun tüylü kediyi nitelendirmek için kullanılan bir terim olmasına rağmen tek saf kan Ankara, ataları Türkiye`den çıkmış olan Türk Ankarası`dır. Ankara kedisi Türkiye`de üretilmiş doğal ve saf bir kedi ırkıdır. Ankara kedisi ülkesinin ulusal hazinelerinden biri sayılmaktadır. |
PARKLAR
ALTINPARK “Doğu Akdeniz’in En İyi Parkı” ödülüne de sahip olan Altınpark, hayatın unutulan, ayrı düşülen hazlarının yeniden yaşanmasına ön ayak oluyor. Altınpark, Ankaralıları, kuşların ağaç dallarında cıvıldadığı, baharın binbir rengini taşıyan çiçeklerin etrafa kokularını yaydığı bir ortamda kentin gürültüsünden uzaklaşmaya ve dinlemeye çağırıyor. Uzmanlar tarafından “peyzaj harikası” olarak da nitelenen parkta 125 bin ağaç, 72 bin çeşitli bitki ve 2 milyon 500 bin çiçek bulunuyor. Bitkilerin sergilenip satıldığı bir sera, güvercinlerin, kartalların, tavus kuşlarının ve diğer birçok kuşun görülebileceği kuş evi de bulunan Altınpark’ın göletinde sandal, su bisikleti sefası yapılabiliyor. Balıkçı Koyu’nda bulunan dairesel havuzda da balık tutulabiliyor. Göl Tiyatrosu, sıcak yaz akşamlarında birçok etkinliğe ev sahipliği yaparken, İskele Çay Bahçesi, Yörük Çadırı ve piknik alanı da vatandaşların parktaki uğrak mekanları arasında yer alıyor. Altınpark, bünyesinde barındırdığı tenis kortu, tekerlekli paten pisti ve olimpik yüzme havuzu ile Ankaralıların spor yapmalarına olanak sağlıyor. Feza Gürsey Bilim Merkezi ile kentin en önemli fuar ve kongre merkezinin de bulunduğu parkta, değişik lezzetleri tatmak isteyen vatandaşlar da Park Restoran, Çin Lokantası, Rıhtım Restoran ve İtalyan Restoran’dan faydalanabiliyorlar. Parkta bulunan bir düğün salonu da vatandaşlara hizmet veriyor. MOGAN PARKI Mogan Parkı’na, kent merkezinden Gölbaşı’na uzanan Konya Yolu kullanılarak ulaşılabiliyor. Meraklılar ve araştırmacılar için gözlem evi ve 130 metre uzunluğunda ahşap bir yürüme yolu bulunan Mogan Park, alternatif dinlenme yeri olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Ankaralıların hizmetine sunuldu. Gölün mavi sularının eşliğinde yürüyüş yapmak isteyenler için 2.5 kilometrelik ahşap yürüyüş bandı bulunan Mogan Parkı’nda mangal tutkunları da düşünülmüş. Parkta, göl kıyısına yakın bir noktada barbekü de bulunan onlarca metal pergola yer alıyor. Yüksekliği 25 metre olan bir deniz feneri bulunan parka, çocukların faydalanabileceği bir çok park oyuncağının bulunduğu “Oyuncakistan” renk katıyor. Çocuklar, Su Oyunları Havuzu’ndaki akülü botlardan parkın etrafından gezdiren mini trenden de faydalanabiliyor. Antik Roma tarzında inşa edilen ve 3 bin kişi kapasiteli amfi tiyatro, yaz aylarında bir çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Deniz Müzesinde ise basınç ölçmeye, mesafe tayin etmeye ve yön bulmaya yarayan araçlar, meraklıların ziyaretini bekliyor. Parkta, büyük bir nikah salonu, mini yarış arabaları pisti, açık hava sineması, 800 metrelik bir koşu parkuru, tenis kortları, basketbol sahaları, kafeler ve göl kafeteryaları bulunuyor. MAVİ GÖL PARKI Mavi Göl Parkı, uzun yıllar boyunca Ankara’nın su ihtiyacını karşılayan Bayındır Barajı’nın rehabilite edilmesi ile oluşturuldu. Parkta, süs lahanaları, horoz ibikleri, leylandiler, konik ladinler, kızılcık, yayılıcı taflan ve ateş dikeninin de aralarında bulunduğu önemli bir fauna yer alıyor. Park sınırları içindeki birbirinden güzel piknik alanları Ankaralıları bekliyor. Baraj gölünün etrafına konuşlandırılan ahşap kameriyeler, korulardaki ağaçların altına konulan piknik masaları ise hafta sonları mangalcıları ağırlıyor. Gölde balık tutmak isteyenler için ahşap bir platformun yer aldığı parkta, manzarayı seyretmek için seyir terasları da bulunuyor. Hiçbir atık suyun karışmadığı tertemiz suyu ile Mavi Göl, su sporları tutkunlarına da sayısız seçenek sunuyor. Vatandaşlar, parkın göletinde tekne turu atıp, su bisikleti kullanabiliyorlar. Parkta ayrıca, koşu parkuru, voleybol, plaj voleybolu, basketbol ve futbol sahaları bulunuyor. HARİKALAR DİYARI Harikalar Diyarı, “Avrupa’nın en büyük parkı” olma unvanını elinde bulunduruyor. Parkta, ağaç ve çalıgillerin de aralarında yer aldığı 40 bine yakın bitki bulunuyor. Hafta sonları Masal Adası’ndaki, Redkit ve Daltonlar, Keloğlan, Şirinler, Pinokyo, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler ve Asteriks, meraklı küçükleri ağırlıyor. Rengarenk park oyuncaklarının bulunduğu “Oyuncakistan”, Go-Kart pisti ve mini tren de miniklerin gözde mekanları arasında yer alıyor. Parktaki, mini golf alanı ve model uçak pisti, model araba alanı vatandaşların ilgisini çeken yerler arasında bulunuyor. Parkta ayrıca, barbekü alanı, Yörük Çadırı, Göl Çay Bahçesi, Nejat Uygur Amfi Tiyatrosu, Nikah Salonu, Düğün Sarayı, Hanımlar Lokali, Sincan Gençlik Merkezi de yer alıyor. GÖKSU PARKI Yapraklı ve çalı türünden 70 bin bitkinin süslediği Göksu Parkı’na hayat veren Susuz Göleti, yüzlerce su kuşuna ev sahipliği yapıyor. Büyük bir barbekü alanının yer aldığı parkta, vatandaşlar Türkiye’nin ilk dağ kızağına da binebiliyor. Ücretsiz olarak hizmete sunulan Seyir Kulesi, Oyuncakistan, Go-Kart pisti, mini tren, amfi tiyatro, minyatür kule de parka renk katıyor. Toplam kullanım alanı 508 bin metre kare olan parkın 141 bin metre karesi göletten oluşuyor. Parkta ayrıca, içerisinde su kuşlarının yaşadığı Bio-Küre, su bisikletleri, voleybol, plaj voleybolu, basketbol ve futbol sahaları, tenis kortu da bulunuyor. KUĞULU PARK Başkentin simgelerinden birisi olan Kuğulupark, yıllardır Ankaralılar için vazgeçilmez buluşma ve zaman geçirme yeri. Kuğulupark, ayrıca restoranlar, parfümeriler, pastaneler, bankalar, çiçekçiler ve sinemaların bulunduğu Tunalı Hilmi Caddesi’ne de komşu... Parkın havuzunda aralarında kuğular ve ördeklerin bulunduğu onlarca su kuşu yer alıyor. SEĞMENLER PARKI İran Caddesi ile Atatürk Bulvarı arasındaki vadiye yayılan Seğmenler Parkı, 1983’de açıldı. 67 bin metre karelik bir alanı kaplayan parkın içinde havuzlar, çocuk bahçesi ve zaman zaman konserlerin verildiği bir amfi tiyatro da yer alıyor. BOTANİK PARKI Botanik Parkı, Çankaya Caddesi ile Cinnah Caddesi arasındaki 65 bin metre karelik alana renk katıyor. Parktaki, Barış Çanı, atom bombasının atıldığı günün yıl dönümlerinde barış için çalıyor. Parkta ayrıca havuz, çiçek serası, çocuk bahçesi, uzuneşek oynayan çocuklar heykeli ile iki Ankara keçisi heykeli de bulunuyor. |
ANITKABİR




I. ANITKABİR DÜŞÜNCESİ Türk Kurtuluş Savaşı'nın ve Türk İnkılâplarının büyük önderi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk vatanının bağımsızlığını kazanması için giriştiği savaş ve Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği inkılâplarla geçen yaşamı 57 yıl sürmüş ve Büyük Önder 10 Kasım 1938'de ebediyete intikal etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'yi bütün kurumları ile çağdaş uygarlığın bir üyesi yapan, insanlık tarihine mal olmuş büyük bir önderdir. O'nun yüceliğini her yönüyle temsil edecek, ilke ve inkılâpları ile çağdaşlaşmaya yönelik düşüncelerini yansıtacak bir anıtmezar yapma fikri, Atatürk'ü kaybetmenin derin hüznü içindeki Türk milletinin ortak isteği olarak belirmiş ve yapımına karar verilmiştir. II. RASATTEPE (ANITTEPE) Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin ismi Rasattepe idi. Bu tepede, M.Ö 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. III. ANITKABİR'İN İNŞAASI Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırılma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir'in inşaatı ise 9 Ekim 1944'de görkemli bir temel atma töreni ile başladı. Anıtkabir'in inşası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır. Birinci Kısım İnşaat: 1944-1945 Toprak seviyesi ve aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 Ekim 1944'te başlamış ve 1945'te tamamlanmıştır. İkinci Kısım İnşaat: 1945-1950 Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 Eylül 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu aşamada inşaatın kâgir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması göz önünde tutularak, anıt kütlesinin "temel projesinin" hazırlanması kararlaştırılmıştır. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlanmış ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğinde betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına gelmiştir. Giriş kuleleri ile yol düzeninin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlanmıştır. Üçüncü Kısım İnşaat: 1950 Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, aslanlı yol, tören meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü Kısım İnşaat: 1950-1953 Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise şeref holü döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve şeref holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaat 20 Kasım 1950'de başlamış ve 1 Eylül 1953'te bitirilmiştir. "Anıtkabir Projesi"nde mozolenin kolonat üstünde yükselen tonoz bir bölüm vardı. 4 Aralık 1951 tarihinde hükümet, şeref holünün 28 m.lik yüksekliğinin azaltılması ile yapının daha çabuk bitirilmesinin mümkün olup olmadığını mimarlara sordu. Mimarlar yaptıkları çalışmalar sonunda şeref holünü taş bir tonoz yerine, bir betonarme tavan ile örtmenin mümkün olduğunu bildirdiler. Böylece tonoz yapının zemine vereceği ağırlık ve bunun doğuracağı teknik mahzurlar da ortadan kalkıyordu. Anıtkabir yapımında beton üzerine dış kaplama malzemesi olarak kolay işlenebilen gözenekli, çeşitli renklerde traverten, mozole içi kaplamalarında ise mermer kullanılmıştır. Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı İlçesi'nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy'den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar'dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır. Şeref holünün zemininde kullanılan krem, kırmızı ve siyah mermerler Çanakkale, Hatay ve Adana'dan, şeref holü iç yan duvarlarında kullanılan kaplan postu Afyon'dan, yeşil renk mermer Bilecik'ten getirilmiştir. 40 ton ağırlığındaki yekpare lahit taşı Adana'nın Osmaniye İlçesi'nden, lahitin yan duvarlarını kaplayan beyaz mermer ise Afyon'dan getirilmiştir. IV. ANITKABİR'İN MİMARİ ÖZELLİKLERİ Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arası, "II. Ulusal Mimarlık Dönemi" olarak adlandırılır. Bu dönemde daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı binalar yapılmıştır. Anıtkabir bu dönemin özelliklerini taşımaktadır. Bu dönem özellikleri ile birlikte Anıtkabir'de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır. Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir'in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır. Bütün bu özellikleriyle yapıldığı dönemin en iyi örneklerinden biri olan Anıtkabir yaklaşık 750.000 m² lik bir alanı kaplamakta olup, Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır. A- BARIŞ PARKI Anıtkabir; Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir. Afganistan, A.B.D., Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48.500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır. B- ANIT BLOKU Anıtkabir Anıt Bloku üç bölümden oluşmaktadır. 1- Aslanlı Yol2- Tören Meydanı3- Mozole Anıtkabir'e Tandoğan kapısından girildiğinde Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan Aslanlı Yol başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında karşılıklı olarak istiklal ve hürriyet kuleleri yer alır. Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere ulusumuzun ve devletimizin oluşumunda büyük tesirleri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir. Kareye yakın 12 x14 x7,20 m. boyutlarında dikdörtgen plan üzerine kurulmuş olan kulelerin üzeri piramit biçiminde çatılarla örtülüdür. Çatıların tepelerinde, eski Türk çadırlarında görülen tunç mızrak ucu vardır. Eski Türk kilim desenlerinden alınmış geometrik süslemeler, fresk tekniğinde uygulanmıştır. Ayrıca kulelerin iç duvarlarında, o kulenin ismiyle ilgili bir kompozisyon ve Atatürk'ün özlü sözleri bulunmaktadır. 1. İSTİKLAL KULESİ Aslanlı yolun sağ başındaki İstiklal Kulesi'nin iç duvarlarında bulunan kabartmada, ayakta duran ve iki eliyle kılıç tutan bir gencin yanında bir kaya üzerine konmuş kartal figürü görülmektedir. Kartal, mitolojide ve Selçuklu sanatında gücün, istiklâl ve bağımsızlığın sembolü olarak tasvir edilmiştir. Kılıç tutan genç ise istiklali savunan Türk milletini temsil etmektedir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Ayrıca kule duvarlarında yazı bordürü olarak Atatürk'ün istiklalle ilgili şu sözleri yer almaktadır: "Ulusumuz en korkunç yok oluşla son buluyor gibi görünmüşken, tutsak edilmesine karşı evladını ayaklanmaya davet eden atalarının sesi, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son Kurtuluş Savaşı'na çağırdı." (1921) "Hayat demek savaşma, çarpışma demektir. Hayatta başarı kesinlikle savaşta başarı kazanmakla mümkündür." (1927) "Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı hiçe sayarız." (1921) "İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar." (1927) "Bu ulus bağımsızlıktan yoksun olarak yaşamamıştır, yaşıyamaz ve yaşamıyacaktır, ya istiklal ya ölüm." (1919) Kulenin içinde ise Anıtkabir maketi ile Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır. 2. HÜRRİYET KULESİ Aslanlı Yol'un sol başında bulunan Hürriyet Kulesi içindeki kabartmada; elinde kağıt tutan melek figürü ile meleğin yanında şaha kalkmış bir at tasvir edilmiştir. Melek figürü bağımsızlığın kutsallığını, elindeki kağıt "Hürriyet Beyannamesi"ni sembolize etmektedir. At figürü ise hürriyet ve bağımsızlık sembolüdür. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün hürriyet ile ilgili şu sözleri yazılıdır. "Esas, Türk ulusunun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz." (1927) "Bence, bir ulusta şerefin, onurun, namusun ve insanlığın sürekli olarak bulunabilmesi kesinlikle o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olabilmesiyle mümkündür." "Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayandığı ulusal egemenliktir." "Bütün tarihsel yaşantımızda özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir ulusuz." Kule içinde Anıtkabir'in inşaat çalışmalarını gösteren fotoğraf sergisi ve inşaatta kullanılan taş örnekleri bulunmaktadır. 3. KADIN HEYKEL GRUBU İstiklal kulesinin önünde, ulusal giysiler giymiş üç kadından oluşan bir heykel grubu vardır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk'e tanrıdan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır. Bu üçlü grup, Türk kadınlarının Atatürk'ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağırbaşlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Özkan'ın eseridir. 4. ERKEK HEYKEL GRUBU Hürriyet Kulesi'nin önünde üç erkekten oluşan heykel grubu vardır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerini temsil ederken, onun yanında elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanı, biraz gerisinde ise yerel kıyafetlerle Türk köylüsü temsil edilmiştir. Her üç heykelin yüzünde derin acı ile Türk milletinin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu, Hüseyin Özkan'ın eseridir. 5. ASLANLI YOL Ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 m. uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem sebebiyle, Anadolu'da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükuneti temsil etmektedir. Heykeller Hüseyin Özkan'ın eseridir. 6. TÖREN MEYDANI Aslanlı yolun sonunda yer alan tören meydanı 129 x84,25 m. boyutlarındadır. 15.000 kişi kapasiteli bu alanın zemini; siyah, kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir. 7. MEHMETÇİK KULESİ Aslanlı yolun bitiminde sağda Mehmetçik Kulesi yer almaktadır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada; cepheye gitmekte olan Mehmetçiğin evinden ayrılışı ifade edilmektedir. Bu komposizyonda, elini asker oğlunun omuzuna atmış onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü, fakat gururlu anne tasvir edilmiştir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Mehmetçik ve Türk kadınları hakkında söylediği özlü sözler yer almaktadır: "Kahraman Türk eri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış, yeni bir ülke ile savaşmıştır." (1921) "Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ulusunda Anadolu köylü kadının üstünde kadın çalışmasından söz etmek imkânı yoktur." (1923) "Bu ulusun çocuklarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü birimi bulunamaz." Kulenin içinde; Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili çeşitli kitaplar ve hediyelik eşyalar ziyaretçilere sunulmaktadır. 8. ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ Mehmetçik ve Zafer kuleleri arasında yer alan; müze, kitaplık ve Kültürel Faaliyetler Müdürlüğü'nün içindeki birimde "Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi" bulunmaktadır. Atatürk, milli mücadele ve inkılâplar konulu Türkçe ve yabancı dillerde kitapların bulunduğu bir "İhtisas Kütüphanesi" olarak, her kesimden araştırmacı ve okuyucuya hafta içi 09.00-12.30 / 13.30-17.00 saatleri arasında hizmet vermektedir. 9. ZAFER KULESİ Kulenin duvarlarında Atatürk'ün en önemli üç zaferinin tarihi ve zaferle ilgili özlü sözleri yazılıdır. Kule içinde Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938'de İstanbul Dolmabahçe Sarayı'ndan alarak Sarayburnu'nda donanmaya teslim eden top arabası sergilenmektedir. 10. İSMET İNÖNÜ'NÜN LAHTİ Barış ve Zafer Kuleleri arasında yanları açık sütunların oluşturduğu galerinin ortasında 25 Aralık 1973 yılında vefat eden Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı, Türk Milli Mücadelesinin Batı Cephesi komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün sembolik lahdi bulunmaktadır. Mezar odası alt kattadır. İsmet İnönü, Anıtkabir'e 28 Aralık 1973'te Bakanlar Kurulu Kararı ile defnedilmiştir. 11. BARIŞ KULESİ Kulenin iç duvarında Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesini dile getiren bir kabartma kompozisyonu yer almaktadır. Bu kabartmada çiftçilik yapan köylüler ve yanlarında kılıcını uzatarak onları koruyan bir asker figür tasvir edilmiştir. Bu asker barışın sağlam ve güvenli kaynağı olan Türk ordusunu sembolize etmektedir. Bu şekilde insanlar Türk ordusunun sağladığı huzur ortamı içinde günlük hayatlarını devam ettirmektedirler. Kabartma, Nusret Suman'ın eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün barış ile ilgili şu sözleri yer almaktadır. "Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir." (1935) "Yurtta Barış, Cihanda Barış." "Ulusun hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir." (1923) Kulenin içinde ise Atatürk'ün 1935-1938 yılları arasında kullandığı Lincoln marka tören ve makam otomobilleri sergilenmektedir. 12. 23 NİSAN KULESİ Kulenin iç duvarında 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışını temsil eden bir kabartma yer almaktadır. Bu kabartmada, ayakta duran kadının tuttuğu kağıdın üzerinde 23 Nisan 1920 yazılıdır. Kadının diğer elinde Millet Meclisimizin açılışını simgeleyen bir anahtar bulunmaktadır. Kabartma, Hakkı Atamulu'nun eseridir. Kule duvarlarında meclisin açılışıyla ilgili Atatürk'ün özlü sözleri yer almaktadır: "Bir tek karar vardı: O da ulusal egemenliğe dayalı, hiçbir koşula bağlı olmayan bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak." (1919) "Türkiye Devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." "Bizim bakış açılarımız kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır." Kulede Atatürk'ün 1936-1938 yılları arasında kullandığı Cadillac marka özel otomobili sergilenmektedir. 13. BAYRAK DİREĞİ Anıtkabir'in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanına giriş merdivenlerinin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk bayrağı dalgalanır. Amerika'da özel olarak yaptırılan 33.53 m. yüksekliğindeki bu direk, Avrupa'daki tek parça çelik bayrak direklerinin en yükseğidir. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmaktadır. Amerika'da yaşayan Türk asıllı Amerika vatandaşı Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında imal edilerek 1946 yılında Anıtkabir'e hediye edilmiştir. Bayrak direğinin kaidesinde yer alan kabartmada; meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı ise barışı simgelemektedir. Türk bayrağı, ulusumuzun yurdunu savunma, zafer kazanma, barışı koruma ve uygarlık kurma gibi yüce değerleri üzerinde dalgalanmaktadır. Kabartma Kenan Yontuç'un eseridir. 14. MİSAK-I MİLLİ KULESİ Müzenin girişindeki bu kulenin içinde bulunan kabartma, tek vücut olarak kenetlenmemizi sembolize etmektedir. Kabartma, bir kılıç kabzası üzerinde üst üste konmuş dört elden ibarettir. Bu komposizyon Türk vatanının kurtarılması için içilen millet andını ifade etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Milli Misak ile ilgili şu sözleri yazılıdır: "Kurtuluşumuzun genel kuralı olan ulusal andı tarih safhasına yazan ulusun demir elidir." (1923) "Ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamak istiyoruz." (1921) "Ulusal benliği bulamayan uluslar başka ulusların avıdır." (1923) Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Müzenin girişi olan bu kulede bulunan aktüalite panolarında Anıtkabir'de yapılan önemli törenlere ait fotoğraflar da sergilenmektedir. 15. ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılâp kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. Bu amaçla 21 Haziran 1960'ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk'ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk'ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen'in müzeye armağan ettikleri Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir. 16. İNKILAP KULESİ Müzenin devamı olan bu kulede Atatürk'ün giydiği elbiseler sergilenmektedir. Kulenin iç duvarında yer alan kabartmada zayıf, güçsüz bir elin tuttuğu sönmek üzere olan bir meşale, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nu simgelemektedir. Güçlü bir elin göklere doğru kaldırdığı ışıklar saçan diğer bir meşale ise, yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'ün Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için yaptığı inkılâpları simgelemektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün inkılâplarla ilgili şu sözleri yazılıdır: "Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesine, uygarlaşmasına teknik imkân ve bilimsel ihtimal yoktur." "Biz ilhamlarımızı gökten ve bilinmeyen alemden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Müzenin giysi bölümü olarak kullanılan bu kulede; Anadolu Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr.Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumu heykeli bulunmaktadır. 17. CUMHURİYET KULESİ Sanat Galerisi'nin girişi olan bu kulenin duvarlarında Atatürk'ün Cumhuriyet ile ilgili şu özlü sözü bulunmaktadır. "En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız, ulusal egemenliğimizi kavramış ve onu eylemli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi gerçekten kanıtlamış olduğumuzdur." Kulenin içinde, Atatürk'ün öğrenim gördüğü Manastır Askeri İdadisi ile Sivas ve Erzurum Kongre binaları ve I. T.B.M.M. binalarının maketleri ve o dönemlere ait fotoğraflar sergilenmektedir. 18. SANAT GALERİSİ Cumhuriyet Kulesi ve Müdafaa-i Hukuk Kuleleri arasında yer alan bu bölümde Atatürk'ün özel kitaplığı teşhir edilmektedir. Duvarlarda Atatürk'ü ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamları ile Atatürk'ü birlikte tasvir eden yağlı boya tablolar bulunmaktadır. Bu tablolar, ressam Rahmi Pehlivanlı'nın eseridir. Galeride ayrıca, Atatürk, Milli Mücadele ve Anıtkabir konulu belgesel filmlerin gösterildiği sinevizyon bölümü yer almaktadır. 19. MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ Bu kule duvarının dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşımızda ulusal birliğimizin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileri uzatmış sınırlarımızı geçen düşmana "Dur!" diyen bir erkek figür tasvir edilmiştir. İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç yurdumuzu, onu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milletimizi temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Müdafaa-i Hukuk konusunda söylediği sözler yer almaktadır: "Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır." (1919) "Ulus bundan sonra hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına şahsen kendisi sahip çıkacaktır." (1923) "Tarih; bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez." (1919) "Türk ulusunun kalbinden, vicdanından doğan ve onu esinlendiren en esaslı, en belirgin istek ve iman belli olmuştu: Kurtuluş." (1927) Kulenin içinde "Atatürk ve Milli Mücadele" konulu periyodik sergiler düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk'ün öğrenim gördüğü Harbiye Mektebi'nin maketi bulunmaktadır. 20. SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA Komposizyonun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek bulunmaktadır.Bunlar, savaşın ilk döneminde düşman saldırıları karşısında evlerini bırakıp yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya dönmüş, sol elini kaldırıp yumruğunu sıkarak düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir. Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın ile ayakta bir yiğit ve ona bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürleri, Sakarya Muharebesi başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk, düşman istilası altında, Türk ordusunu bekleyen halkımızı simgelemektedir. Bu halkın üzerinden uçarak Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır. Komposizyonun sonunda yere oturan kadın vatan anayı, diz çöken genç Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan Türk ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk ordusunun zaferinin simgesi olan meşe ağacını göstermektedir. Kabartma İlhan Koman'ın eseridir. 21. BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA Komposizyonun solunda yer alan ve bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Sonraki bölümde; Atatürk bir elini ileri uzatmış ve "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek, Ata'nın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Bundan sonraki bölümüde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde ellerinde kalkan ve kılıçlı bir asker Türk ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Önde ise elinde Türk bayrağı ile Türk ordusunu çağıran zafer meleği bulunmaktadır. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. 22. MOZOLE Anıtkabir'in en önemli bölümü olan mozoleye çıkan 42 basamaklı merdivenlerin ortasında "hitabet kürsüsü" yer almaktadır. Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk'ün "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü yazılıdır. Kürsü Kenan Yontuç'un eseridir. Mozole 72x52x17 m. boyutlarında uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olup, ön ve arka sekiz, yan cepheler ise 14.40 m. yüksekliğinde ondört kolonatla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde, solda Atatürk'ün Türk gençliğine hitabı, sağda ise Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümünde söylediği nutku yer almaktadır. Harfler taş kabartma üzerine altın yaldızlarla yazılmıştır. 23. ŞEREF HOLÜ Şeref holüne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk'ün 29 Ekim 1938 tarihli Türk ordusuna son mesajı, solda ise 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Atatürk'ün ölümü üzerine yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli Türk milletine taziye mesajı yer almaktadır. Bu iki yazıt Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981'de yazılmıştır. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde, Atatürk'ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Lahit taşı tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref holünün zemini Adana ve Hatay'dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır. Şeref holünün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref holünün yüksekliği 17 m. olup, yan duvarlarında altışardan 12 adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozole yapısının üstü, düz kurşun çatı ile örtülüdür. 24. MEZAR ODASI Atatürk'ün aziz naaşı, mozolenin zemin katında doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozolenin birinci katı olan şeref holündeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası Selçuklu ve Osmanlı mimari stilinde sekizgen planlı olup, piramidal külahlı, tavanı geometrik motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır. |
11 Mayıs 2007 Cuma
ATA'NIN BAŞKENTİ
Ankara; Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentidir. İç Anadolu Bölgesi'nde, yeni kurulmuş cumhuriyetin yeni hükümetine ev sahipliği yapma görevine cumhuriyetin kurucusu ATATÜRK tarafından13 Ekim 1923’te layık görülmüştür. Türkiye'nin en kalabalık ikinci şehridir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Etnoğrafya Müzesi, Cumhuriyet Müzesi (II. TBMM Binası), Kurtuluş Savaşı Müzesi (I. TBMM Binası), Anıtkabir, Barış Parkı, Anıt Bloku, Anıtkabir Atatürk Müzesi, MTA Tabiat Tarihi Müzesi, Resim ve Heykel Müzesi, Roma Hamamı, Gordion ve Gordion Müzesi, Augustus Tapınağı, Julien Sütunu, Gavurkale, Külhöyük, Alagöz Karargâh Müzesi, Hava Müzesi, Meteoroloji Müzesi, Milli Mücadelede Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi, Pembe Köşk, Pul Müzesi, Topçu ve Füze Okulu Müzesi, A.O.Ç. Atatürk Evi ve Müzesi, 75. Yıl Cumhuriyet Eğitim Müzesi, Ankara'nın kültür zenginliğini oluşturmakdadır. |
SEBZELİ ŞİŞ SARMA
| Malzemeler 2 Adet kabak 2 Adet patlıcan 2 Adet salçalık kırmızı biber 3 Dilim kızarmış ekmek 10-12 Adet yeşil zeytin 2 Çorba kaşığı kaşar peyniri rendesi 5-6 Çorba kaşığı zeytinyağı Kıvırcık yaprakları Tuz, karabiber Sebzeleri ayıklayıp, yıkadıktan sonra kurulayın. Kabak ve patlıcanları uzun ve ince dilimler halinde kesin. Üzerlerine tuz serpip, 15 dakika bekletin. Salçalık kırmızı biberi ince şeritler halinde dilimleyin. Ekmek dilimlerinin kabuğunu keskin bir bıçakla alıp, içlerini ufalayın. Zeytinleri doğradıktan sonra ekmek içleri ile karıştırın. Biber dilimleri, peynir, tuz, karabiber ve 3 çorba kaşığı zeytinyağını ekleyip, karıştırın. Fırının üst ızgarasını ısıtın. Patlıcan ve kabak dilimlerini yıkayıp, kağıt havlu ile kurulayın. Her dilimin üzerine ekmek ve biberli karışımdan 1 tatlı kaşığı kadar yerleştirip, rulo şeklinde sarın. Ruloları şişlere değişimli olarak dizin.(bir kabak rulosu, bir patlıcan rulosu gibi) Izgarada 10 dakika kadar sık sık çevirerek pişirin. Kıvırcık yapraklarını yıkayıp, iyice süzün ve servis tabağına yerleştirin. Üzerine hazırladığınız sebze şiş sarmalarını yerleştirin ve kalan zeytinyağını gezdirin. Sıcak olarak servis yapın. NOT : Sebzeleri elektrikli ızgara veya hafifçe yağlanmış teflon tavada da kızartabilirsiniz. |
Gönderen MEL zaman: 21:54 0 yorum
Etiketler: ANKARA, YÖRESEL YEMEKLER
10 Mayıs 2007 Perşembe
DOĞA'NIN SUNDUKLARI
1. BALIK GÖLÜ İl’in kuzeyinde, Kars sınırındaki Sinek yaylasında alabalığı ile ünlü bir lav setti gölüdür. Gölün suyu tatlı ve temizdir. Sazan balığı ve ünlü kırmızı pullu (kızıl alabalık) alabalığı vardır. Gölün çevresindeki buz gibi kaynaklar, Anadolu'nun en güzel sularıdır. Göl, doğal bir güzelliğe ve sade bir manzaraya sahiptir. 2. METEOR ÇUKURU Doğubayazıt’ın 35 km. doğusunda. Küçük Ağrı' dağının eteğinin bittiği yerdedir, İran sınırına 2 km uzakta, Gürbulak sınır kapısı ile Sarıçavuş köyü arasındadır. 1892 yılında gökten düştüğü sanılan büyük bir parçanın meydana getirdiği çukur, dünyada büyüklük ve derinlik itibariyle Alaka’dakinden sonra ikinci büyük meteor çukuru budur. 3. NUH'UN GEMİSİ Ağrı dağının güney karşısındaki 'Şürbahar (Telçeker) ile Üzengili (Meşar) köyleri arasında doğal bir anıttır. Aslında bu anıt, gemi biçimli bir şekil (siluet) dir. Türkiye - İran Transit yoluna 3,5 km. mesafededir.Nuh Tufanı sonucunda karaya oturan geminin bufada kaldığı öne sürülmektedir. 4. KAPLICALAR ● Dambat Çermiği ve Maden Suyu Ağrı'ya 5 km. uzaklıktaki Yolluyazı (Dambat) köyünde. Murat nehri'nin kıyısındadır. Yerden fışkıran su kükürtlüdür ve kaynak her yıl yer değiştirmektedir. Ayrıca kapalı bir yerde kalınca zehirleme yaptığından sabit bir havuz içine alınmamıştır. Yara, çıban, sivilce gibi deri hastalıkları ve romatizma için şifalıdır. ● Diyadin Kaplıcaları Diyadin îlçesi'nin 5 km. güneyindedir. Köprü, Yılanlı ve Davut çermikleri adlarını alan üç sıcak kaynaktan oluşur. Kaplıcalar birbirlerine uzaktırlar. Davut ve Köprü çermiklerinin suları birbirine benzer. İçlerinde bikarbonat, kalsiyum, kükürt, hidrojen, sülfür ve karbondioksit bulunur. Yılanlı ve Davut çermiklerinin sularında az miktarda magnezyum vardır. Her üç çermikten deri hastalıkları ile enfeksiyonlara bağlı romatizmal hastalıklarda yararlanılır. ● Yılanlı Çermiği Diğer kaplıcaların ortasında, merkezî bir yerdedir. En şifalı olduğu bilindiğinden, modern bir bina içine alınmıştır. Çermik tepesinin dibinde. Murat nehrinin kıyısındadır. Suyu alttan kaynar ve serindir; sıcaklığı 370'yi geçmez. Yıllar önce kaynağında yılan görüldüğü için "Yılanlı" adı verilmiştir. Buradaki binanın üstü ötekiler gibi açık değil, çatılıdır. Bina üç bölümden meydana gelmiştir. Havuzda biriken fazla sular Murat'a akıtılır.Suyun yapısında; kalsiyum, bikarbonat, sülfür, karbondioksit olduğundan radyoaktivite etkisi fazladır. Romatizmaya, cilt, sinir, kadın ve iç hastalıklarına iyi gelir. ● Davut Çermiği Merkez kaplıca tesislerine 300 m. uzaktadır. Davut köyüne yakın ve bu köyden gelen suyun kenarında olduğu için "Davut çermiği" adını almıştır. Soyun kaynağı havuz, havuz da bina içerisine alınmıştır. Üst kısmı açık olan bina, kadın ve erkekler için ikiye ayrılmıştır. Havuzda biriken ve kirlenen su, bir kanalla dışarı akıtılır. Su bol minerallidir.Sıcaklığı 35° - 60° arasındadır. Kapalı ve sulu yaralara, mide hastalıklarına, romatizmaya şifa verir. ● Köprü Çermiği Merkezî kaplıca tesislerinin 500 m. kuzey batısındadır. Yılanlı ve Davut çermiklerine göre en sert araziye sahip olan burasıdır. Bunun sebebi, çok sayıdaki kaynaktan çıkan suların hava ile temasa geçmesi sonucunda yapısındaki kireç, kükürt ve benzeri maddelerin taşlaşarak üst üste birikmesidir. Köprü çermiği su sıcaklığı en fazla olanıdır. Su 30 m. açıkta aktıktan sonra bina içine alınmıştır. Havuz ve binası Davut çermiğinin aynısıdır. Sudaki mineral oranı fazla ise de içilebilir niteliktedir.Sular traverten oluşturduğu için Peri bacalarını ve Denizli - Pamukkale'yi andırmaktadır. 5. KUDRET KÖPRÜSÜ (Murat Nehri Doğal Köprüsü) Köprü çermiğinin bitişiğindedir. Zaten bu çermiğin adı da buradan gelir. Murat nehri buradaki toprak ve kaya yığınını sökemediğinden altını delmiş, açtığı tünelden akmıştır. Dünyada benzeri olmayan bu köprü, 30 m. yükseklik, 30 m. genişliktedir. Aradaki 150 m. boşluktan sonra ikinci doğal köprü yer almaktadır. 6. MAĞARALAR ● Buz Mağarası Buzluk da denilen Buz mağarası. Küçük Ağrı dağının güney eteğinde. Hallaç koyunun 3 km. kuzey doğusundadır. Meteor çukuru ile aynı lav tüneli sistemi üzerindeki bu mağara doğal bir anıttır.Mağara 100 m. uzunluğunda, 8 m. derinliğinde elips biçimli bir çukurdur, içinde bazalt lavlar, kayalar ve bu kayaların üzerinde renk renk görünen temiz buz tabakaları, sarkıt ve dikitler vardır. ● Mayaköy Mağaraları Diyadin'in 15 km. güney batısındaki Günbuldu (Meya/Maya) köyündedir. Dik ve yüksek kayalara oyulmuş mağaralarda kiliseler, ibadet yerleri, kaya mezarı odaları vardır. Burası aynı zamanda eski bir yerleşim yeri, antik kenttir. Değişik inanç ve kültürlerin izleri görülmektedir. ● Hamur Mağarası Hamur İlçesi yakınında. Hamur deresi kıyısındadır. Mağara 100 kişiye alabilecek büyüklüktedir. 7. HAMUR DERESİ Murat nehrinin Hamur ile Tutak arasında aktığı Hamur deresi, doğal güzelliklere sahiptir. Suların bazı yerlerde çağlayarak, bazı yerlerde durgun ve vadinin yapısına uygun biçimde kıvrılarak akması, yer yer görülen ağaçlıklar, bostanlar buraya ayrı bir çekicilik kazandırır. Hamur deresi; balık avlama, iyi bir piknik ve dinlenme yeridir. 8. TENDÜREK DAĞI Sönmüş, volkanik bir dağdır. Diyadin'in ve kaplıcaların güney doğusundadır. Dağın üzerinde tandıra benzer sıcak çukurlar olduğundan böyle adlandırılmıştır. Doğal güzelliği ve kaynak sularının yanında, üzerinde buram buram duman (buhar) tüten sıcak su gözeleri de vardır. Sıcak ve soğuk kaynak suyu boldur. Murat nehrinin ilk çıkış yeri buradır. Tendürek dağının sıcak suları minerallidir. Dağın tepesinde, krater bir göl oluşmuştur. Yazın yayla olarak kullanılır. Havası ve yeşilliği insana ferahlık verir. Av hayvanlarının da olduğu Tendürek'te ilkbaharda çok mantar yetişir. 9. SİNEK VE ALADAĞ YAYLALARI İlkbahar sonu karlar erimeye başlayınca, yaylalar hayat ve canlılık kazanır. Renk renk çiçekler, göçmen kuşların cıvıltıları ve yemyeşil kırlara yayılan sürüler, doyulmaz bir tabiat güzelliği oluştururlar. Buz gibi kaynak sular, serin ve temiz hava bu yaylalarda hep vardır. Yaylalar yeşilliğim ve tazeliğini ağustos ortalarına kadar korurlar. Yaylaların gidilebilecek her yerine Devletçe yol yapılmıştır. |
TARİHDEN KALANLAR
DOĞU BEYAZIT KALESİ: Doğubayazıt şehrinin 7 km. güneydoğusunda Belleburç denilen bir konumda, sarp bir kayalık üzerinde kurulmuş olan ve günümüzde harabe bir durumda bulunan kalenin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaledeki Urartu mezarları ve antik çağlara ait kalıntılar, buranın antik bir yerleşme olduğu izlenimini vermektedir. Bayazıt şehrinin coğrafi konumu nedeniyle, kale tarih boyunca önemli görevler üstelenmiştir. BEYAZIT ESKİ CAMİ: Doğubayazıt 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra I. Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmış, kalenin hemen yanında, merkezi kubbeli ve tek minareli Selim Camiî de o dönemde yapılmıştır. Caminin yer aldığı yamaç düzeltildikten sonra, duvar örülmek suretiyle düz bir teras oluşturulmuş ve üzerinde bu camii inşa edilmiştir. Kesme taştan yapılan camii, 15-20 m. x 15-20 m. boyutlarında, kare plânlı ve tek kubbelidir. Sonradan yıkılan beş gözlü son cemaat yeri ile bir minaresi vardı. Yapıda kahverengi tuğla kırmızısı, sarı ve beyaz renkte taşlar karışık bir biçimde kullanılmıştır. İSHAKPAŞA SARAYI: Dogubeyazıt’ın 7 km güneydoğusunda, Eski Doğubeyazıt'ın kayalıkları üzerindedir. Sarayın harem girişi üzerinde bulunan kitabesinde; “Bin yüz ile doksan dokuz oldu buna tarih, İshaka meram üzere kem kıl dü cihanı” yazılıdır. Buradan yapının H.1199 (M.1784) tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Kitabede adı geçen İshak ise, II.İshak Paşa’dır. Yapı yaklaşık yüz yıllık bir dönem içerisinde tamamlanmıştır. Dolayısıyla 1634-1680 yılları arasında Beyazıt Sancakbeyliği’ni yapan Çolak Abdi Paşa döneminde yapının imarına başlanılmış ve 1784 yılında II.İshak Paşa döneminde yapı tamamlanmıştır. Yapı 99 yılda tamalanmıştır. TOPRAKKALE: Eleşkirt’e 14 km mesafedeki antik kenttir. Toprakkale’nin yapım tarihi bilinmemekle birlikte, Urartular döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Urartuların burada bir kale yaptırdıkları ve küçük Arsaklılar’ın burayı yeniden imar ettikleri bilinmektedir.Tapınak ve yerleşim yerleri tamamen harap bir hale getirilmiş, kale burçları ve bazı duvar kalıntıları günümüze gelebilmiştir. ŞOŞİK KALESİ: KIZIL ZİYARET KALESİ: Balık gölünün batı kıyısında kurulan aynı addaki köyün bitişiğindeki dik ve sarp tepenin üzerindeki kaledir. Yapanı, yaptıranı ve yapıldığı dönem bilinmemektedir.Kızılziyaret (Tanyolu) kalesi, XIX. yüzyıl ve 1914 - 1918 Osmanlı - Rus savaşlarında Ruslarca karakol olarak kullanılmış, bazen Yezidîlerin, bazen da Ermenilerin kontrolünde kalmıştır. 1918'den sonra terk edildiğinden, ev, barınak ve kale surları sökülmüştür. HAMUR KÜMBETİ: Hamur ilçe merkezinde yer almaktadır. Giriş kapısı üzerindeki kitabeden, sadece 1802 yılında yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Plan bakımından Kırşehir’deki Aşık Paşa Türbesi’ne benzemekte olup, Selçuklu ve Osmanlı Kümbetlerinden farklı bir planlama gösterir.Yapı dikdörtgen planlı olup,içten aynalı tonoz,dıştan balık sırtı şeklindedir. |
“AĞRI” ADININ VERİLİŞİ
Ağrı ilinin tarihi, Paleolitik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Daha geç dönemlerde bu bölge ile Mezopotamya arasında kültürel ilişkiler olduğunu gösteren Tunç Çağı araç gereçleri bulunmuştur. Ağrı ve çevresine yerleşen en eski topluluklardan biri Hurrilerdir. M.Ö. 14. yüzyılda Hititlerin Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki etkinliklerini yitirmeleriyle ortaya çıkan Hurrilerden sonra yöre Urartu, Pers, Makedon, Roma ve Bizans hâkimiyetine girmiştir. M.S.7.yy. ortalarında Arapların eline geçen ve stratejik konumu nedeniyle istilalara uğrayan Ağrı’yı 11. yüzyılda Selçuklular egemenlikleri altına almışlardır. Selçukluların aralıklarla süren egemenlikleri Moğol akınlarıyla son bulmuştur. Sonradan İlhanlılar, Celayirliler, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. I. Dünya Savaşı’nda Ruslar tarafından işgal edilen bölge, 1921 yılında yapılan Kars Antlaşması ile Türkiye’ye iade edilmiştir. Osmanlı-Rus savaşlarında, Ruslar tarafından bölgeye yerleştirilen Ermeniler birçok yerde kilise ve manastır yapmışlardı. Ağrı’da şimdiki Bahçelievler Polis Karakolu’nun yerinde yapılan kilise, siyah taşlardan örülü bir yapı idi. Toprağa ve bu kiliseye izafeten şehre “Karakilise” adı verilmişti. “Karakilise” adında yerleşim yeri başka illerde de vardı. Bunlar birbiriyle karıştığı için, Kars Karakilisesi, Pasinler Karakilisesi ve Eleşkirt Karakilisesi gibi adlar veriliyordu. Kars, Pasinler ve Eleşkirt “Karakilise”si adları halk ve askerlerce karıştırıldığından; Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Eleşkirt Karakilisesi’nin Kösedağ’ın doğu tarafında bulunması ve kilise ile herhangi bir ilgisinin bulunmaması yüzünden değişmesini istemişti. Çünkü Nisan 1918’de Ermeniler Ağrı’yı terk etmiş, küçük kiliseler kullanılmaz olmuştu. Harita şubesine Karakilise’nin “Karaköse” olarak tashih edilmesi ve izin için de Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı)’na yazılar yazıldı. Bu istek üzerine Kasım 1919’da Karakilise adlı “Karaköse” olarak değiştirildi. 1938’de sınırları içinde bulunan ve Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’ndan ötürü “Karaköse” adlı “Ağrı” olarak değiştirildi. |
ISPARTA HALISI
Isparta'da halıcılık, Türklerin Anadolu'yu fetihlerinden sonra, bölgeye yerleştirilen Türk oymakları ile başlar. Bu oymakların dokuduğu "Türkmen Halıları" yüzyıllar boyunca gelenekselliğini korumuş, ne var ki, son yüzyıllarda batılı halı tüccarlarının kendi isteklerine göre halı sipariş etmeleri yüzünden bu gelenek etkisini sürdürememiştir. 19. yüzyıl sonuna kadar Isparta ve çevresinde yaşayan Türkmenler ve Hamitoğulları, Melli, Sarıkaralı, Sarıkeçili, Karakoyunlu gibi aşiretlerle sürdürülen mahalli ve geleneksel Isparta halıcılığı yüzyılın sonundan itibaren, İzmir’den başlayarak Manisa, Kula, Uşak ve Isparta’da en ücra köylere kadar nüfus eden Şark Halı kumpanyası siparişleri ile Avrupa’dan gelen modeller ve bunlara uygun renklerle geleneksel dokuma tarzında büyük bir kültür değişimine uğramıştır. Isparta halı dokumacılığı, ilk defa 1891 yılında Babanzade Mustafa Zihni Paşa zamanında teşkilatlanarak köylere kadar yayıldığı görülmektedir. Ancak bu çalışma uzun ömürlü olmamıştır. Daha sonra Etirelizade Mehmet Efendi, doktor Bodasaki ve tarihçi Böcüzade Süleyman Sami, Cumhuriyet öncesi Isparta halıcılığını geliştiren ve bölgeye yerleştiren kişilerdir. Bu kişiler, Isparta’da sürgün bulunan Hacik Usta ile İzmir’de bulunan Isparta’lı Agapoğlu ve mahdumlarıyla ilişki kurarak, Isparta’da Şark Halı kumpanyasını kurmuştur. 1890’lı yıllardan 1930’lara kadar bölgede Şark Halı Kumpanyasının organizasyonu ile üreticilere yün ipi, boya ve desen verilerek, en ücra köylere kadar halıcılık götürülmüştür. Bu dönemde üretilen halıların desenleri ticari albeniye göre Uşak, Hereke, İran halılarından uyarlanmıştır. Üretilen halı desenlerine dokuyan kimseler halının desen kompozisyonlarına göre bir takım isimler vermişlerdir. Bunlar: Kandahar, Üzümlü, Saatli, Hançerli, Bademli, Şimşekli, Ağaçlı, Beşir, Elvan, Goblen, Goncalı, Çelenkli gibi isimlerdir. Halıcılığın yaygınlaşmasıyla köylerde, evlerde, ıstar denilen halı tezgahları yapılarak kurulmuştur. Istar iki yassı tahtanın bir üst, bir alt tarafına takılan "top" denilen yuvarlak ağaçlarla yapılır. Genel olarak halı tezgahları iki cinse ayrılır: 1. Sarma Sabit Tezgahlar: Leventlerin eksen uçları girecek şekilde iki uçları delik olan iki yan tahtası ve alt top, üst top tabir edilen iki adet levendin montaj edilmiş diğer cihazlarının takılmış haline "Takım Tezgahı" denir. Çözgü toplar üzerine sarıldığı için ve hali dokunacak yere payandalarla çakılıp tespit edildiğinden dolayı "Sarma Sabit Tezgah" adı verilir. 2. Portatif Seyyar, Düz Tezgahlar: Bir yere çakılmayıp üzerinde çözgü ile istenildiği yere gezdirilebildiğinden adına "seyyar tezgah" denilmiştir. Sanayide çeşitli tiplerde profil ve saç demirlerden de yapılmaktadır. Isparta halıları incelendiğinde, motiflerde genellikle bir hareketlilik ve sembolleşme görülmektedir. Isparta’nın simgesi haline gelen gül başta olmak üzere, genellikle çeşitli çiçek ve yapraklardan oluşan bitkisel bezemelerden seçilmektedir. İnsan, kelebek, kuş vb. hayvan figürlü bezemelerin, kandil, ibrik, şamdan gibi nesneli bezemelerin de halıyı çevreleyen bordürlerde düz ve çapraz düzenlemelerle yer aldığı görülmektedir. Isparta halılarında, genel olarak Gülistan, Serpme, Kompozisyon, Osmanlı, Goblen, Çin, Üzümlü, Dönümlü, Köşegöbek gibi desenler kullanılmaktadır. Isparta’da dokunan halılarda genellikle lâcivert, kiremit kırmızısı, cam göbeği mavi, kirli sarı, sarı-yeşil, yağ yeşili bejrengi tonları ile kırık beyaz kullanılmaktadır. Bu arada indrigo mavi ve genellikle motif kenarlarını güçlendiren siyaha yakın koyu kahve renklerine de sıkça rastlanmaktadır. Zemin renkleri, genellikle beyaz ve lâcivert ağırlıklıdır. Taban ve yolluk olarak dokunan düz renkli halılar da mevcuttur. Aynı karakterdeki motif ve bezemelerin beyaz veya lâcivert zeminde kullanıldığı da görülmektedir. Halılarda kullanılan motif, renk ve yüzey düzenlenmesinde yörenin tüm özelliklerin en güzel bir biçimde görmek mümkündür. Serbest gruplanan güller, menekşeler, mine çiçeklerden oluşan düzenlemelerde yıllardır değişmeyen Isparta imajını belirleyen halı örnekleri bugün pek çok evde odaları, salonları süslemektedir. Isparta halısının teknik, renk, motif ve kompozisyon özelliklerini taşıyan bir başka örnek de bordür zemin rengine zıt olmasına karşı, motiflerdeki rengi destekleyici güçlü bir renk ile bordür tamamlamaktadır. |
GÜLLER DİYARI
Her şehrin kendine has bir sembolü ve kokusu vardır. Isparta denilince akla ilk gelen elbette gül olacaktır. Isparta'da yağ gülü üretimi 1888 yılında başlar. İlk gül yağı imalatıda 1892'senesinde Müftüzade İsmail Efendi tarafından yapılır. Gülün işletilmesinde geçip giden yıllar, teknolojik gelişmeleri de beraberinde getirir. Bundan 112 sene önce gülyağı ve gülsuyu olmak üzere iki çeşit ürün imal edilen gülden bugün 38 farklı ürün yapılarak satışa sunuluyor. Isparta ile bütün gülün tarihi 1880 li yıllara kadar uzanır. Yağ gülünü Anadolu'ya 1870 li yılların başında Bulgaristandan gelen göçmenler getirir. Isparta da yağ gülü üretimi ise Anadolu'ya gelişinden 18 yıl sonra başlar. Gül Isparta'ya yaklaşık 150 yıl önce Yalvaç'tan Isparta'ya gelip yerleşen Müftüzade İsmail Efendi tarafından dikilir. O tarihe kadar Isparta Ovasında ekilip dikilen ürünlerin hiçbir gelir getirmediğini gören İsmail Efendi yeni ve gelir getirecek ürünler bulmak için Burdur, Denizli ve Çal gibi komşu yöreler bir araştırma gezisine çıkar. Bu yörelerde halkın geçiminin büyük bir kısmını göçlükten sağladığını gören Müftü Zade İsmail Efendi, gülcülüğün büyük alanlarda yapıldığı takdirde iyi para getireceğini düşünerek harekete geçer. Müftü Zade İsmail Efendi, 30 dönüm toprak alır ve tamamına gül fidanları diker. Yeni dikilen gül fidanlarının 3-4 yıl sonra en iyi ürünü vereceğini bilen gülcü İsmail Efendi, daha üçüncü verimli yılı gelmeden gül yağı ve gülsuyu çıkarmak içinde gerekli olacak araçları temin eder. İsmail Efendi, araç gereçlein bir kısmını Isparta da yaptırırken bir kısmını da Bulgaristan'dan bizzat getirir. Güllerin dikiminin üzerinden 4 yıl geçer ve bütün gözler İsmail Efendi nin üzerindedir. Halk yolda, sokakta, kahvede, handa ve gitiği, heryerde onu izler. Dördüncü yılının sonunda İsmail Efendi eline geçen fırsatı iyi değerlendirir. Binbir güçlükle üretmeyi başardığı katıksız arı gülyağı ve gülsularını değerinde satarak borçlarını öder. Elinde kalan parayla da 30 dönümlük gül bahcesini 50 dönüme çıkarır. İsmail Efendi'nin kazancını gören şehir halkı topraklarının gül yetiştirmeye çok elverişli olduğunu anlar ve böylece Ispartayla tarihi başlar. Isparta'da ilk olarak 1892 tarihinde "imbik" adı verilen basit ve ilkel kazanlarda üretilmeye başlanan gülyağı uzun yıllar bu metotla imal edilir. Köy tipi gülyağı üretimi olarak da bilinen metot Mustafa Kemal Atatürk'ün 6 mart 1930 tarihinde Isparta ziyareti sırasında verdiği talimat uyarınca değiştirilir. İhtisat vekaleti tarafından modern gülyağı fabrikasının 1935 yılında kurulması sonucu köy tipi üretimin yerini byük ölçekli sanayi tipi imalata bırakır. Yağgülü ilk üretildiği tarihlerde sadece yağı ve suyu için tercih ediliyordu. At sırtında getirilen ilk fidanlardan elde edilen ürünlerin ihracatı ise yok denilecek kadar azdı. Üretilen gülyağları ancak iç pazarda tüketiliyordu. Yıllar birbirini kovaladı ve gelişen teknolojiyle birlikte yenilenen üretim tesisleri, farklı ürünlerin imalatını mümkün hale getirdi. Gülyağı ve suyundan sonra gülkonkreti, gül losyonu, gül sabunu, gül kremi, v.b. pek çok mal üretilmeye başlandı. 2002 senesine kadar 6 olan ürün yerini yelpazesini yapılan çalışmalarla 38'e çıkardıklarını belirten Gül, Gülyağı ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği "Gülbirlik" Genel Müdürü Bolat Tamer, Türkiye'nin birçok yerine ürün satışı yaptıklarını belirtiyor. Gülbirlik, Fransız ve İsviçre firmalarıyla işbirliği içinde çalışmalarını sürdürüyor. Bu çerçevede geçtiğimiz sezon dört Fransız kozmetik firması 2500 kilo gülyağı tüketti. Çin, geçtiğimiz yıl içerisinde gül üretimine başlamasına rağmen gül yağı ihracatının yüzde 70'ine Türkiye cevap veriyor. Gülbirlik, yılda ortalama 500 kilo gülyağı üretimi ile pazarın lideri. |
ISPARTA EVLERİ





Isparta ve civarında eskiden yaşayan halkın çiftçilik ve hayvancılık yanında kısmen halıcılıkla meşgul olmaları nedeniyle evler genellikle iki katlı olarak inşa edilmiştir. Bu evlerin zemin katları halı atölyesi, kiler, ahır ve samanlık olarak kullanılırken, birinci katları ise yaşanan yerler olarak düzenlenmiştir. Evlerin avluya bakan odalarının önünde büyükçe iki teras bulunur. Zemin kattaki terasa tarım aletleri konulurken, birinci kattaki terasta aile fertleri yazın günlük hayatlarını sürdürürler. İki katlı köy tipi evlerde evin arka cephesi devamlı kuzeye gelecek şekilde inşa edilmiştir. Arka ve yan cepheleri taş duvar olarak inşa edilen evlerin diğer kısımları ahşap bağdadi olarak inşa edilmiştir. Sıva malzemesi olarak en çok samanla kıtıklı sıva harcı haline getirilen çamur kullanılmıştır. Evlerin çatı örtüleri genelde kiremit ve damdır.
Isparta evlerinin ana yapı malzemesi taştır, bodrum ve zemin katların bütünü taştan inşa edilmiştir. Üst duvarlar kerpiç dolgu “hımış” (iskiyet) veya bağdadi olarak inşa edilmiştir.
Yöresel özellikler gösteren evler daha çok sit alanı içinde yoğundur. Sit alanı dışında da eski evlere rastlamak mümkündür. Kepeci, Çelebiler, Gazi Kemal, Keçeci, Sermet, Kurtuluş, Doğancı, Dere, Emre, Karaağaç, Yayla mahallelerinde geleneksel özellikleri taşıyan Isparta evleri bulunmaktadır. Isparta evleri genel olarak Türk Evleri, Acem Evleri ve Rum Evleri şeklinde üç ana başlıkta ele alınabilir.
1.Tip Türk Evi (Ağa Evleri): Yaşantıya uygun olarak Ağa Evleri Tahtani ve Fevkani şeklinde iki kısımdan oluşur. Tahtani olanlar, Ağaya hizmet eden uşak, seyis v.b. kişilerin ikamet ettikleri avluya bakan tek sıra odalardan oluşur. Yaşantıya uygun olarak yiyecek malzemelerin konduğu dolaplar, davlumbaz gibi öğelerden oluşur. Avluya bakan pencereleri vardır. Fevkani olan kısma ise, evin içinden tahta bir merdivenle çıkılır. Buradan geniş bir sofaya geçilir. Merdivenin üzerinde bulunan kısım yükseltilmiş olduğundan buraya Yüksek Hanay denir. Böylece büyük sofa daha fazla hacim kazanmış olur. Merdiven üzerinde bulunan kısım ise kapalı olup, bu kısma çeşitli malzemeler konulur. Hanayda güneye bakan cephede abdestlik yer alır. Hanaya açılan odalara genellikle yan yana bulunan kapılardan girilir. Bu odalar fazlasıyla tezyin edilmiştirler. İnsanların hayatlarının büyük bir bölümünü bu odalarda geçirmesi sebebiyle tavandaki ahşap süslemelere, duvardaki nişlere ve dolaplara önem vermişlerdir.
2.Tip Türk Evleri (Hanaylı Evler): Orta sınıf evler olan hanaylı evler alt hanay, üst hanay olmak üzere iki kısımdan oluşur. Alt kısımda ahır ve eve açılan kapılar vardır. Üst hanayda ise 1. Tip evlerde olduğu gibi iç odalara açılan kapılar vardır. Bu odalar günlük yaşantının geçtiği yerlerdir. Yine güneye bakan kısımda abdestlik yeri vardır. Ortak özellik olarak odalarda gömme dolaplar, tuzun ve şekerin konulduğu tuzluk ve kahve-çay-şeker nişleri bulunmaktadır. Bu tip evlerde alt hanayın açıldığı geniş avluda aş ocağı mutlaka bulunur. Aş ocağının yanında bir ocak vardır. Dolayısıyla 2. Tip evlerde ev sahibi tabiatla daha fazla iç içedir. Her iki tip Türk evinde hanaya açılan odalarda atlanmaması gereken bir özellikte Musandıra (yani bir nevi meyve kurutma dolabı) bulunur. Duvarda boydan boya bir raf mevcuttur. Buna halk arasında Iraf denir. Ayrıca odaların tavanları süslemelerle kaplıdır.
Acem Evleri: 17. yy. sonunda 300 kadar Ermeni vatandaşın Isparta’ya Kafkasya’dan gelmesiyle kendilerine öz bir mimariyi de beraberlerinde getirmişlerdir. Fakat bu mimari yalın olarak uygulanmamış, yerleşik halkla beraber yaşamalarının sonucu olarak kompozit bir yapı şekli ile karşımıza çıkmıştır. Bu evlere Acem Evleri denilmektedir. Bu tür evler genellikle çay boyu Sümerbank ve Kestaneli sokak civarında yeralmaktadır. Yapılan araştırmalara göre bu tür evlerden 17 adet tespit edilmiştir. Bu yapılardaki mimari özellikler Türk evlerine oranla kapalı bir mimari özellik göstermektedir. Bu tür evlerin özellikleri Türk evi özelliğini ve yabancı mimariyi birlikte yansıtmasıdır. Bu özelliği ile diğerlerinden farklı bir gurup oluştururlar. Örneğin evlerin köşelerinde ve kapı girişlerinde bulunan süs mahiyetindeki bağdadi sütünceler cumba altlarındaki ahşap (stilize edilmiş) palmet motifleri, saçaklardaki aşırı süslemeler bu evlerin en belirgin özellikleridir. Bu evlerde zemin katlar genel olarak düzgün kesme taşlardan yapılmış ve pencerelerdeki basılı kemerlerde ise kilit taşı kullanılmıştır.
Rum Evleri (Ecnebi Evleri): Rumlar da yapmış oldukları evleri Ermenilerin etkisinde kalarak yapmışlar, yine kapalı mimariye uygun olarak yeni bir yapı türü ortaya çıkarmışlardır. Bu tür evler diğerlerinden tamamen farklıdır. Türk evi mimarisiyle hiç ilgisi olmayan süslemeler bu tip evlere bakıldığında hemen kendisini göstermektedir. Rum evlerinde Türk evlerindeki hanayların önü cam ile kapatılarak, bir nevi kapalı hanay durumuna getirilmiştir. Türk mimarisinde bulunmayan üçgen alınlık (tympanon) mevcuttur. Bu üçgen alınlıkların ortasında çoğu zaman yuvarlak süs mahiyetinde silme (sağır) pencereler bulunur veya kabartma, boyama şeklinde bir madalyon mevcuttur.
Ayrıca bu tür evlerin girişlerinde sütün veya sütünceler (süs) vardır. Aynı sütünceleri bazı evlerin pencerelerinde de görmek mümkündür. Yine bu evlerde Türk mimarisinin ortak özelliği olan cumbalar (cihannümalar) bulunabilir. Fakat bunlar Türk mimarisinden farklı olarak aşırı süslemelerle bezenmişlerdir.
1908’den sonra Isparta’daki mimaride büyük bir değişiklik olmuştur. Bu değişikliğin sebebi de şehrin büyük bir deprem geçirmesi ve sonucunda yukarıda bahsedilen kapalı mimariden etkilenerek sakız gibi ev denilen kapalı balkonlu yapıların ortaya çıkmasıdır.
EKO TURIZM


ÇORUM BAKLAVASI
Hamur için:
4 su bardağı un
3 yumurta
1 çay bardağı süt
1 çay bardağı sıvıyağ
3 çorba kaşığı yoğurt
Bir tutam tuz
İç malzeme:
2 su bardağı ince çekilmiş ceviziçi
1 paket (250 gr) margarin
Şurup için:
7 su bardağı tozşeker
8 su bardağı su
1. Tozşekeri suyla kaynatıp şerbeti hazırlayın ve soğumaya bırakın.
2. Unu hamur yoğurma kabına alıp ortasını açın. Yumurta, süt, sıvıyağ, yoğurt ve bir tutam tuz ekleyip yoğurun. Hamuru eşit büyüklükte 20 parçaya ayırıp yuvarlayarak 20 beze yapın.
Bezeleri hafif un serperek ince yufkalar halinde açın.
3. Margarini eritip 1 çay bardağı kadarını ayırın. Kalan margarini yufkaların üzerine sürüp ceviz içini serpiştirin. Her bir yufkayı oklavaya sarıp iki ucundan ortaya doğru toplayarak büzün ve oklavadan çıkarın. 3-4 cm'lik parçalar halinde kesip yağlanmış tepsiye aralıksız olarak dizin.
Ayırdığınız margarini kızdırıp sıcak olarak yufkaların üzerine gezdirin. Önceden ısıtılmış 200 dereceye ayarlı fırında kızarıncaya kadar pişirin.
4. Tepsiyi fırından alıp üzerine soğuk şurubu gezdirerek dökün. Şurubu çektikten sonra servis yapın.
Gönderen MEL zaman: 14:44 0 yorum
Etiketler: YÖRESEL YEMEKLER, ÇORUM
09 Mayıs 2007 Çarşamba
ABDİGÖR KÖFTESİ
| MALZEMELER Kemiksiz kuzu, oğlak veya dana eti Soğan Haşlanmış pirinç Baharat Taze et ağır bir cisimle iyice dövülür, hamur haline gelen et, baharat ve haşlanmış pirinçle yoğrulur, köfteler yapılır, ince doğranmış soğanlar su içerisinde tuzla birlikte kaynatılır. Kaynar suya hazırlanmış köfteler atılır, piştikten sonra bir saat dinlendirilen köfteler, pilav üzerine konularak servis yapılır. |
Gönderen MEL zaman: 23:06 0 yorum
Etiketler: AĞRI, YÖRESEL YEMEKLER
EL SANATLARI
TİFTİK ÇORAPLARI Koyun ve keçilerden elde edilen yün ve tiftik yöresel işleyiş biçimi ile giyim eşyası olarak değerlendirilir. Tiftikten elde örülen başlık, çorap, atkı ve eldivenler Sonbahar – Kış mevsiminde büyük rağbet görür. Bunların en önemli olanlarından biride tiftik çoraplarıdır. Tiftik, kış başlarında keçilerin özel taraklarla taranması şeklinde elde edilir. Elde edilen tiftik yıkanıp temizlendikten sonra “Teşi” denilen eğirmen aleti ile eğirilir. İplik haline getirilir. Bu iplikler diğer yün çorap ipliklerine göre biraz kalıcıdır. Bundan renkli ipliklerle çoraplara desen de verilir. NAZARLIK VEYA ÜZERLİK Halkın üzerlik veya nazarlık olarak tabir ettiği mısır, arpa taneleri ve üzerlik otunun ipliklere dizilmesi ile elde ettiği duvar süsleri, gerek inanç bakımından gerekse süsleme tekniği ve anlayışı yönünden kültür özelliklerini yansıttığı için kültürel ve turistik değer taşıyan el sanatı çalışmalarından sayılır. Üzerlikler genellikle köylerde evlerin duvarlarını süsleyen ayrıca nazaran koruduğuna inanılan eşyalardan sayılır. HALI VE KİLİMLER Basit el tezgahlarında yapılan halı, kilim, yastık ve heybe cinsinden eşyalar yerli koyun yünlerinin en güzellerinden yapılır ve çok tutulurlar. Bunların her biri gerçek bir sanat eseri sayılacak güzelliktedirler. |
KABUNE
| Malzemeler: 1 kg pirinç 500 gr kemiksiz et 3 soğan 2 çorba kaşığı margarin Kaynar et suyu Tuz, karabiber Soğanı temizleyip halka halka doğrayın. Tuz ve biberle ovup yıkayın. Pirinci ılık suda 10-15 dakika bekletin ve yıkayıp süzün. Eti haşlayıp tel tel ayırın. Bir tencereye sırasıyla soğan, et ve pirinci yerleştirin. Tuz ve karabiber serpin. Üzerine bir porselen tabak kapatın. Tabağın hizasına kadar kaynar et suyu ilave edin. Kapağı kapalı olarak 25 dakika pişirin. 5-10 dakika dinlendirin. Servis tabağına ters çevirip sıcak olarak servis yapın. |
Gönderen MEL zaman: 22:10 0 yorum
Etiketler: ISPARTA, YÖRESEL YEMEKLER
GÜL REÇELİ
| Malzemeler: 350 gr reçellik gül 6 su bardağı tozşeker 2.5 su bardağı su 2 çorba kaşığı limon suyu Reçellik güllerin yapraklarını ayıklayıp yıkayın ve süzün. Gül yapraklarını tencereye alıp şeker ve limon suyunu ekleyin. Hafif ovup yarım saat bekletin. Suyu ilave edip tencerenin ağzı açık olarak koyulaşıncaya kadar pişirin. Pişirme sırasında oluşan köpüğü kevgirle alın. Reçel kıvamına gelince tencereyi ateşten alıp soğutun. İyice soğuyan reçeli kavanozlara paylaştırın.Reçelin kıvamını anlamak için bir kaşık kadar reçeli su dolu çay tabağına damlatın. Reçel toparlanıyorsa kıvamını bulmuş demektir. |
Gönderen MEL zaman: 22:09 0 yorum
Etiketler: ISPARTA, YÖRESEL YEMEKLER
PİSİDİA - ISPARTA
Pisidia, İskender İmparatorluğunun parçalanması ile Seleukos'ların hissesine düştü. Daha sonra da Bergama Krallığına bağlandı. Bu Krallığın M.Ö.II.yy’da yıkılmasını izleyen günlerde, Romalılar Anadoluyu ele geçirmiş oldular.
Ağlasun’un eski önemini kaybetmesinden sonra Isparta, Pisidia Piskoposluğunun (Daha sonra Rum Metropolitliğinin) Merkezi haline geldi.
Roma yönetiminin ikiye ayrılması üzerine Isparta ve çevresi Doğu Roma İmparatorluğuna bağlanmış oldu. Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan Koloni kentleri kurulmuştur.
Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komama (Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır.
08 Mayıs 2007 Salı
GÖSTEBERG (BUĞULAMA)
| MALZEMELER Genç kuzu ve oğlak eti Tereyağı Salça Gösteberg adı verilen dağ otu Genç kuzu veya oğlak kesilip yüzüldükten sonra ayıklanıp doğranır, tereyağı ve salça ile yoğrulur, üzerine gösteberg otu ince kıyılarak serpilir. Sonra bu etler, aynı hayvanın postu içerisine koyularak, açık yerleri dikilir, düz bir yerde üzerine nemli toprak yığılır. Bu toprağın üzerinde bir saat kızgın ateş yakılır. Bir süre dinlendirildikten sonra post açılarak servis yapılır. |
Gönderen MEL zaman: 23:04 0 yorum
Etiketler: AĞRI, YÖRESEL YEMEKLER
LEBLEBİ DİYARI



Çorum ili Karadeniz bölgesinin İç Anadolu'ya açılan kapısıdır, tarihin derinliklerinden günümüze dikkate değer izler taşıyan bir bölgedir. Her tarafında en eski tarihlerden bu güne kadar gelmiş değişik medeniyetlere ait katıntılara rastlanır. Hititler Anadolu egemenliğine bu bölgeden başlamışlardır. Beşbin yıllık tarihi geçmişe sahiptir. Hititlerin başkenti Hattuşa Boğazkale ilçesindedir. Alaca ilçesi Alacahöyük ve Ortaköy ilçesindeki Şapinuva'da Hitit medeniyetinin çok değerli kalıntıları vardır.
Çorum tarihi varlığı yanında eşsiz doğa güzelliklerine sahiptir. Kargı, Abdullah, İskilip, Bayat ve Osmancık yaylaları önemli piknik ve dinlenme alanlarıdır, Çatak Milli Tabiat Parkında kayak tesisi mevcuttur.
Çorum'da her köşebaşında bir leblebici dükkanı bulmanız mümkündür. Öteden beri bu yörede yetişen nohutun iriliği ve ve leblebiye dönüşümü haklı bir üne kavuşmuş. Altmışlı yıllardan sonra artık bölgede yetiştirilen nohut, leblebi üretimine yetmemeye başlamış ve başka bölgelerden nohut getirilmiş. Buna rağmen Çorum Leblebisi ününden hiçbir şey kaybetmemiştir. Senelerdir liderliğinden taviz vermemesinin nedeni de kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne ulaşan kavurma işlemlerindeki becerisidir. Nohuta ayrı bir lezzet ve altın sarısı rengini kazandıran geleneksel leblebi üretimi bir yandan devam ederken, odunun yerini tüp gazının aldığı modern yöntemler de kullanılmaya başlanmıştır.
07 Mayıs 2007 Pazartesi
İSKİLİP DOLMASI
Malzemeler
2 kg pirinç
1,5 kg et
500 gr tereyağı
5 yemek kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı taze çekilmiş karabiber
15 su bardağı su
5 adet kuru soğan
Pirinçler tuzlu suda yarım saat bekletildikten sonra yıkanıp süzülür, Tencereye 300 gr tereyağı konulur. 3 yemek kaşığı tuz, 1 tatlı kaşığı karabiberle birlikte pirinçler ilave edilir. Tencerede 5 dakika kavrulur. Üzerine bir su bardağı su eklenip tencerenin kapağı kapatılıp dinlenmeye bırakılır. (30 dk)
Et yağ ile kızartılır. Soğanlar ince kıyılarak tencereye atılır. Birkaç kez karıştırıldıktan sonra tuz ve karabiber ilave edilir. Kalan sıcak su ilave edilir. Et kaynamaya başladıktan sonra üzerine sacıyak yerleştirilir. Üstüne temiz bir tepsi yerleştirilir. Pirinçler temiz bir bez torbaya konularak tepsinin üstüne yerleştirilir. Tencerenin kapağı kapatılarak kapak kenarları hamurla sıvanır. Bir parmak sığacak kadar delik bırakılır (Buhar çıkması için). kısık ateşte 4 saat pişirilir.
Sıcak servis yapılır. Yanında turşu, ayran, komposto, salata ile servis yapılabilir.
Gönderen MEL zaman: 14:40 0 yorum
Etiketler: YÖRESEL YEMEKLER, ÇORUM
MÜZELER
05 Mayıs 2007 Cumartesi
AMAZONLAR
Efsanevi kadın savaşçılar olarak bilinen ve Thermedon Çayı (Samsun’un Terme İlçesi) yakınlarında kurdukları Themiskyra kentinde yaşadıkları belirtilen Amazonlar, Samsun’un kültürel zenginlikleri arasında yer alıyor.
Daha iyi ok atabilmek için bir göğüslerini kestikleri çeşitli kaynaklarda rivayet edilen ve birçok efsanede adları geçen Amazonlar, Samsun ve yöresinin tarihi ve kültürel değerlerinden kabul edilmesi nedeniyle her yıl adlarına Terme İlçesi’nde festival düzenleniyor.
MÖ 1200 yıllarından itibaren Karadeniz kıyılarında yerleştikleri bilinen Amazonların yurtları üzerinde çeşitli iddialar ortaya atılsa da Terme adının Thermedon’dan geldiği biliniyor.
ÖRENLER


GENEL BAKIŞ



04 Mayıs 2007 Cuma
NOKUL
Malzemeler
1 su bardağı dövülmüş ceviz
1 kase sıvı yağ
1 su bardağı şeker
1 su bardağı ılık süt
1 su bardağı ılık su
Yarım çay bardağı sıvı yağ
1 çay kaşığı silme tuz
1 çay bardağı şeker
2 yumurta (1 tanenin sarısı üzerine sürülecek)
1 paket yaş maya alabildiği kadar un
1 su bardağı kuru sarı üzüm
Ilık su ile mayayı erittikten sonra unun ortasını açıp mayalı suyu, sütü, yarım çay bardağı yağı, 1 çay bardağı şekeri, 1 yumurtayı, 1 yumurta akını ve tuzu ilave ederek kulak memesinden biraz sert bir hamur yapana kadar yoğuralım.
Hamurun üzerine bolca un sepeleyip temiz bir bez örttükten sonra mayasının gelmesi için üzerini sofra beziyle kapatalım.(yoğurt mayalarken yaptığımız gibi) Diğer tarafta derin bir kaba ceviz, üzüm ve şeker koyup güzelce harmanlayalım.
Hamurun mayası geldikten sonra hamuru portakal büyüklüğünde bezelere ayıralım. Açmaya başlamadan önce bezenin altını ve üstünü unlayalım. Her bir bezeyi oklavayla yufka büyüklüğünde fakat ondan daha kalın (bıçak sırtı kalınlığında) açalım. Kasedeki sıvı yağ ile yufkanın üzerini bolca yağlayalım. Harmanlanmış iç malzemeyi, yağlanmış yufkanın üzerine bolca serpeleyelim. Yufkanın bir kenarından sarmaya başlayarak rulo yapalım. Ruloyu bıçakla 4-5 cm. uzunluğunda keselim. Yağlanmış tepsiye aralıksız olarak yanyana sıralayalım. Diğer bezelerlede aynı işlemleri yaptıktan sonra tepsideki nokulların üzerine yumurta sarısından sürerek kızgın fırına verelim.
Fırının ısısına göre 35-40 dakika sonra nokulları fırından cıkarıp sıcağıyla sofra bezine koyup sararsanız daha güzel ve yumuşak olur.
Gönderen MEL zaman: 11:30 0 yorum
Etiketler: SAMSUN, YÖRESEL YEMEKLER
02 Mayıs 2007 Çarşamba
MÜZELER
ARKEOLOJİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ: 1927 yılında Vali Konağı olarak inşa edilmiştir. 1977 yılında İl Özel İdaresi’nce Kültür Bakanlığı’na satılan ilk Cumhuriyet Dönemi yapılarından olan kâgir yapı, daha sonra aslına uygun restore edilerek Müze haline getirilmiştir. Tekirdağ bölgesinde bulunmuş olup, tarih öncesi çağlardan günümüze kadar gelen toplam: 14.051 adet eser bulunmakta olup, bunlardan 1066 adedi teşhir salonunda sergilenmektedir. Müze bahçesinde ise Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait mimari parçalar, lahitler, mezar taşları, kitabeler, sütunlar, büyük ölçüde heykeller, mil taşları ve çeşitli kabartmalar bir araya getirilmiştir. Ayrıca Osmanlı döneminde yapılmış Tekirdağ meydan çeşmesi ile bir de sebil yerinde monte edilerek sergilenmektedir. Müzenin bahçesinde bir de çay bahçesi bulunmaktadır. RAKOCZİ MÜZESİ: 1720-1803 yıllarında Türk misafirperverlik ve dostluk anlayışının güzel bir örneğinin ortaya çıktığı görülmektedir. 18. yy. başlarında cereyan eden Macar Bağımsızlık Hareketinin önderi II.French Rakoczi ve taraftarlarının Avusturya ile yaptıkları savaşta yenilgiye uğramaları üzerine Padişah III. Ahmet, Rakoczi ve taraftarlarını misafir olarak davet etmiş ve Tekirdağ’a yerleştirmiştir. II.French Rakoczi 1735 yılından ölümüne kadar burada ikamet etmiştir. Rakoczi’nin ikamet ettiği bu Türk evi, 1932 yılında Macaristan Hükümetince satın alınıp, aslına uygun restore edilerek müze haline getirilmiştir. Müze girişindeki Türkçe ve Macarca kitabelerde evin ne maksatla restore edildiği yazılıdır. Ayrıca giriş holünde II.French Rakoczi’nin büyük boyda yağlı boya tablosu bulunmaktadır. Müzede II.Frenç Rokoczi’nin döneminde kullanılan eşyalar ile onun yaşamı ile ilgili belgeler müzede sergilenmektedir. İkinci katta da Rakoczi ile birlikte Macaristan bağımsızlık savaşına katılanların yağlı boya resimleri bulunmaktadır. Ayrıca bu ev eski bir Tekirdağ Osmanlı evinin özelliklerini taşımaktadır. NAMIK KEMAL EVİ : Vatan şairimiz Namık Kemal’in 1840 yılında Tekirdağ’da doğduğu evin yakın çevresinde eski Tekirdağ evleri örnek alınarak Namık Kemal’in hatırasına Tekirdağ Namık Kemal Derneği tarafından 1993 yılında yaptırılmıştır. Namık Kemal Evi Tekirdağ mutfağı baş odası ve yatak odasını tanıtan Etnografik eşya ile süslenmiş ayrıca Namık Kemal ve onun hakkında yazılmış eserler evde teşhir edilmektedir. Tekirdağ sivil Osmanlı yapılarından olan üç katlı bu ahşap evde Namık Kemal ile ilgili dokümanların yanı sıra yöreden toplanmış etnoğrafik eserler de sergilenmektedir. MALKARA EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI MÜZESİ: 1993 yılında açılan bu özel müzenin halkın gönüllü bağışlarıyla 250 civarında arkeolojik, 350 civarında etnografik ve 475 civarında da sikkeden oluşan koleksiyonu bulunmaktadır. Halen 4 katlı Kültür Sitesinin 1. katında hizmet vermektedir. |
ANTİK ŞEHİRLER
BİSANTHE: Samos’lu kolonistler tarafından kurulmuştur. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Antik kaynaklarda ilk kez M.Ö. 430 yılının olayları ile ilgili olarak, Heredot Tarihi’nde kentin ismi geçmektedir. Ksenophon’un Anabasis adlı kitabında, Odrys Kralı Seuthes, 1. Bizans’ın deniz kıyısındaki en güzel şehirlerden biri olduğundan bahsetmektedir. Kentin yeri konusunda tartışmalar vardır. Son arkeolojik verilere göre Babaros’a lokalize edilmektedir. PERİNTHOS: M.Ö. 600 civarında Samos’lu kolonistler tarafından kurulmuştur. Tarihçi Plinius, Perinthos’un 200 ayak genişliğinde bir kara parçasıyla anakaraya bağlı olduğunu yazmaktadır. M.S.3. yüzyılda adı; Herakleia olarak değişen kent bugünkü Marmara Ereğlisi ilçe merkezidir. HERAİON TEİCHOS: Tarihçi Heredot tarafından Perinthos’un yakınlarında olduğu antik kentin, yazılı kaynaklara göre Karaevli köyü altında Çitlenbik deresinin denizle birleştiği yerde olduğu ileri sürülmektedir. GANOS: Ksenopohon’da Trak (Odrys) Kralı Seuthes’in kıyıdaki kentlerinden biri olarak bahsedilen Ganos, Şarköy ilçesi’ne bağlı bugünkü Gaziköy sınırları içinde yer almaktadır. TORONTE: Şarköy ilçesi Tepeköy’de bulunan, Apollon-Toronteos’a adanmış olduğu yazıttan anlaşılan bir adak steline göre bu antik köy, Tepeköy ile aynı yere lokalize edilmektedir APRİ: M.S. 46 yılında Roma İmparatoru Cladius tarafından kurularak, emekli Roma askerlerinin yerleştirildiği antik yerleşim alanı, Malkara ilçesi’nin Kermeyan Köyü’nün bulunduğu yerdir. Bizans İmparatorluğu döneminde önemli bir yerleşim merkezi durumuna gelmiştir. BARBAROS (BANADOS):İonyalılar tarafından yaklaşık İ.Ö. VI. Yy.da kurulduğu sanılan bu kıyı kenti, Bizanslılar zamanında yoğun bir yerleşmeye sahne olmuştur. Antik Çağda adı Banados olan kentin surları, bugünkü Barbaros beldesinin kuzeybatısındadır. MİSİNLİ: Çorlu ilçesine bağlı olan ve E-5 karayoluna çok yakın olan Misinli köyünde kale kalıntıları ve burçlar bulunmaktadır. BEŞİKTEPE:Merkez ilçeye bağlı Ahmedikli ve Hacıköy arasında beşiğe benzer bir tepe üzerinde bulunan kale kalıntıları, buranın eski bir yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir. GÜNEŞLİ:Saray ilçesinin 2 km. kadar batısındadır. Eski bir yerleşim merkezidir. Burada çok sayıda tarihi eser bulunmuştur. HORA FENERİ:1876 Fransız yapısı olup, Şarköy ilçesine bağlı Hoşköy beldesinde bulunmaktadır. 96 kristalden meydana gelen fener kendi ekseni etrafında 360 derece dönerek görev yapmakta olup, bölgenin ikinci büyük feneridir. |
FETİHLER UFKU
Tekirdağ, Türklerin eline geçtikten sonra (1357) Edirne’ye ve İstanbul’a yakınlığı yanında Avrupa’ya fetihlere giden ordunun sefer yolu üzerinde bulunması, önemini bir kat daha arttırmıştır. Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” isimli şiirinde Tekirdağ’dan “FETİHLER UFKU TEKİRDAĞ” diye söz etmesi bu görüşten ileri gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gün batımı günlerinde (1829, 1878, 1913, 1920) yıllarında Tekirdağ üst üste Rusların, Bulgarların ve Rumların işgali ile karşılaştı. Dolayısıyla İmparatorluğun son yüzyılında bir savunma alanı, sınır kesimi olarak Tekirdağ’ın özel bir yeri ve önemi oluştu. Tekirdağ tarihin ilk yıllarından itibaren güzel, koyu ve bereketli toprakları birçok milletin dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla şehir (bölge) birçok akınlara ve medeniyetlere de sahne olmuştur. Evliya Çelebi Tekirdağ için “Topkeşen Yörük beylerinin tahtgahı’dır” der. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrinde çok sayıda Türk boyları Tekirdağ ili topraklarına yerleştiklerinden, bugünkü köy ve çiftlik adları arasında Oğuzlara, Avşarlara, Danişmentlilere, Dulkadirlere, Bozoklulara, Karamanlılara, Saruhanlılara, Aydın ve Karesi Oğullarına, Suriye ve İran Yörüklerine ait olanları çoktur. |
Tekirdağ, Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Rakoczi Müzesi, Namık Kemal Evi, Osmanlı dönemine ait camileri, çeşmeleri, Karacakılavuz El Dokumaları, Kiraz Festivali, Bağbozumu ve Tepreş Şenlikleri, doğal plajları, doğa harikası Çamlıkoy’u (Kastro) ve diğerleri ile bir tarih ve turizm kentidir.
Özellikle yaz aylarında plajları ve eğlence yerleriyle bir eğlence merkezi olma yönünde hızla ilerleyen Kumbağ Beldesi ile yeşil bağları, zeytin bahçeleri, sahilleri ve şaraplarıyla ünlü Şarköy ve Marmara’nın Efes’i olarak anılan adeta bir açık hava müzesi görünümündeki antik ilçesi M. Ereğlisi ilçesi ve bağlı beldeleri önemli tatil merkezlerimizdendir. Yeme-içme, eğlence ve konaklama tesislerinin, ikinci konutlarının çok olması, bu yörelerimize turizm sezonu içerisinde hareket ve canlılık getirmektedir.
GÖZDEN KAÇIRILMAYACAKLAR
01 Mayıs 2007 Salı
KARNAVAL
Bu şenlik, her insanın ruhunda olan, yıl boyunca bastırılmış duygu ve içgüdülerini dışavurma ihtiyacından doğar. Tutkular, arzular ve neşe, bunların tümü bir tür yaşama sevinci ve zevk kutlaması karışımında birleşir, bütünleşir. Karnavalın Romalılar zamanında ve belki de daha öncesinde ilkbaharda doğanın yeniden canlanması şerefine yapılan ilkel şenliklerden kaynaklandığı yaygın inanıştır. Brezilya'da ise Karnaval, her bölgenin özelliklerine uygun ve farklı şekillerde tüm ülkeyi etkisi altına alan bir şenliktir. Brezilya karnavalı, Portekizli denizcilerin keşifleri sırasında gördükleri ve yoldan geçenlerin üzerine evlerden dışkı, pudra ve yumurtalar atılan eski bir Hindistan geleneğini 16. yüzyılda kendi et yememe bayramı öncesi maskeli şenlikleriyle birleştirmeleriyle başlamıştır. Karnaval döneminde yapılan bir başka eğlence de yoldan geçen herhangi bir bahtsız kişiyi yakaladıktan sonra giysilerini çıkartmak, soğuk suya sokmak ve tekrar yola salıvermekti. 1904 yılına kadar toplumun düzenini bozduğu gerekçesiyle resmen yasaklanmış olmasına rağmen 250 yıldır farklı şekillerde olsa da süregelen Karnaval, zenginlerin fakirlere zorla yaptırdığı pislik banyosuna artan itirazlarla birlikte 1870 ile 1890 yılları arasında yavaş yavaş bu günkü anlamda karnavala dönüşüyordu: kulüplerde Venedik Karnavalından esinlenen maskeli balolar ve sokaklarda renkli giysilerle yapılan geçit törenleri. 1890lı yıllarda "zenci kulüpleri"ne göz yumulmasıyla birlikte yine aynı dönemlerde Avrupalı göçmenlerin getirdiği Polka ile Afrika ritimlerinin karışımından ortaya çıkan Samba'ya dönüşecek olan müzikler de bu şenliklerin bir parçası olmaya başladı. 1907 yılında Corso adı verilen ve arabaların resmi geçit yaptığı gösteri Rio karnavalının çehresini tamamen değiştirdi. Her ne kadar balo salonlarında yapılan şenlikler zengin beyazlar çok sükse yarattıysa da çoğunluğu zenci ve melez olan fakir halkın kendi müziklerini çalarak bu arabaların arkasından sokaklarda gezmesi bu şenliği dünyaca ünl6u bir halk şenliğine dönüştüren ana etmen oldu. Samba, 1917 yılında ilk defa bir müzik türü olarak kabul edildi ve ilk taş plak kaydı yapıldı. "Samba da Cidade Nova – Yeni Şehirin Sambası" adlı bu parça her ne kadar balo salonlarına uygun olsa da sokaklarda dansetmek için çok yavaş ritimliydi. Karnaval için vücudu kıpır kıpır oynatan bir müzik gerekiyordu. 1927 yılında bu müziği geliştirmek isteyen ve "Samba Hocası" olarak tanınan bir grup müzisyen, Estácio de Sá mahallesinde günümüzde devam eden Samba ritmini icat ettiler ve böylece ilk "Samba Okulu" nu kurdular. Onların ardından bir çok Samba Okulu daha kuruldu. Zamanında büyük yenilik olan otomobillerin resmi geçidi, rengarenk süslenmiş ve sadece karnaval için hazırlanmış büyük arabalara bıraktı yerini. İkinci Dünya Savaşı yıllarında birkaç kez sansüre uğrayan Karnaval şenlikleri hızını kesmedi ve 1960 yılında Turizm Bakanlığı'nın Karnaval şenliği için bilet satmaya karar vermesiyle yalnız neşe dolu Rio halkını değil tüm dünyayı eğlendiren muhteşem bir gösteri haline dönüştü. 1965 yılında resmi geçitin yapılması için özel olarak yapılan ve günümüzde de kullanılan Sambodrom'un açılışında tüm Samba okulları Rio de Janeiro'nun kuruluşunun 400üncü yılını kutlamak amacıyla bu şehri konu alan unutulmaz gösteriler yaptılar. |
TEKİRDAĞ KÖFTESİ
| Malzemeler 1 kg orta yağlı Parça et (sığır daha yumuşak dana eti ise sıkı ve sert gelir.) 75 gr bayat ekmek 1 baş (ufak) soğan Ufak bir diş sarmısak Bu karışım hep beraber makinada çekilir. Sonra içine baharat olarak 1/2 çorba kaşığı kimyon 1/2 çorba kaşığı tuz 1/2 çorba kaşığı taze çekilmiş karabiber 1/2 çorba kaşığı pul kırmızı biber 1/2 çorba kaşığı karbonat Evvelce çektiğimiz kıyma içine konur ve yoğrulur. Yeniden çekilir. Normal kapta bir gece bekletilir. Kömür (mangal) ufak parçalar halinde kırılır, kömür ızgarası içine yayılır. Izgara üstübü ile yağlanır ve ızgara oluğuna yağ konur. Köfteler yapışmasın diye ızgara silinir. 15 gr.lık yuvarlak köfteler, maşa ile ızgara yağlığındaki yağa bulanıp, ızgarada pişirilir. |
Gönderen MEL zaman: 23:31 0 yorum
Etiketler: TEKİRDAĞ, YÖRESEL YEMEKLER
KAĞITTA LÜFER
| MALZEME Lüfer baligi 1 kiloluk Zeytinyagi 4 çorba kasigi Sardalye baligi filetosu 4 adet Rezene tohumu 1 kasik Limon suyu 1 adet Sogan 1 kasik Tarhun otu 1 kasik Sade yag veya margarin 1 kasik Maydanoz 1 kasik Karabiber yeteri kadar Yagli kagit 2 tabaka Tuz yeteri kadar Sirke 1 kasik Ançüez (sardalya baligi) filetolari havanda iyice dövün. Dövmeye ara vermeden limon suyunu, sirkeyi, yeteri kadar tuz ve karabiberi katin. Sonra bu karisimi bir kaseye bosaltin. Buna zeytinyagini, tarhun otunu, maydanozu, sogani katin ve iyice karistirdiktan sonra bir kenarda dinlendirin. Diğer yanda baligin içini, disini iyice temizleyiniz. Bol akar su da yikadiktan sonra iri delikli bir süzgeçe koyup süzün. Baligin kuyrugunu ve yüzgeçlerini kestikten sonra bunu sade yaga bulanmis iki kat yag kagidina yerlestirin. Baligin içini, disini bir kenarda dinlendirIlen karisimla iyice bulayin. Rezene tohumunu da serpistirdikten sonra yag kagidini paketyapar gibi düzenli bir biçimde kapatin. Bir sicimle baglayip kizgin firina koyun. Baligi 20 dakika kadar firinda pisirdikten sonra oldugu gibi servis tabagina oturtunuz. Sicimini kesip çikardiktan sonra sofraya getirin. Kagidi sofrada açip baligi dörde bölün ve tabaklara servis yapin. |
Gönderen MEL zaman: 23:23 0 yorum
Etiketler: TEKİRDAĞ, YÖRESEL YEMEKLER
KARNAVAL DİYARI
1500 yılında Portekizli denizci Pedro Alvares Cabral tarafından keşfedilen Brezilya, önce bir Portekiz kolonisi iken 1822 yılında bağımsızlık ilanından sonra Brezilya İmparatorluğu ve 1889 yılında başkanlık sistemiyle yönetilen Brezilya Federe Cumhuriyeti şekline dönüştü. Güney Amerika kıtasının en büyük ve en kalabalık ülkesidir. 1 milyonun üzerinde nüfuslu on üç şehri olan Brezilya’nın en büyük şehirleri São Paulo ve Rio de Janeiro’dur. Brezilya halkı beşyüz yıllık geçmişinde tüm ırkların karışması nedeniyle dünyanın başka hiç bir ülkesinde rastlanmayan bir çeşitlilik ve renkliliğe sahiptir. Portekizli, Fransız ve Hollandalı kolonicilerin eşleriyle gelmemesi nedeniyle yerli halk ile karışmasıyla başlayan ırk ve kültür çeşitliliği, önce Afrika’dan getirilen köleler sonra 20nci yüzyılda gelen Alman, İtalyan, Polonyalı, Japon ve Arap göçmenlerin de bu karışıma yeni öğeler katmasıyla bu günkü haline gelmiştir. Bu ilginç karışım, kolonileştirilmiş diğer ülkelerde olduğunun tersine Avrupa kökenli olmayanlara karşı ırkçılığın çok daha az olması nedeniyle yalnız ten rengi düzeyinde kalmayıp günlük adetler, yemekler, müzik, danslar, el sanatları ve hatta çeşitli dinler gibi nice kültürel değerlerin hem korunmasını hem de birbirleriyle iç içe girmesini sağlamıştır. |
TARİHİ GÜZELLİKLER
Eskişehir tarihi zenginlikleri ve kültürel zenginliği ile Anadolu'nun en eski yerleşim alanlarından birisidir. Bunlardan sadece birkaç tanesi : PESSINUS ANTİK KENTİ Eskişehir İli, Sivrihisar İlçesi, Ballıhisar Köyü yerleşimi altındadır. Antik Pessinus kenti, antik Kral Yolu üzerinde olup, ticareti yanında Kybele ve Attis için yapılan ayinleri ile de ün salmıştır. Pessinus, çok eski çağlardan beri Kybele Kültünün en önemli merkezidir. Ana Tanrıça Kybele'nin başında kuleye benzer yüksek bir taç vardır; bu taç, onun, kentlerin ve tarımsal ürünlerin tek egemeni sayıldığının simgesidir. Aynı zamanda genç kızların da koruyucusudur. Kybele kültünün Frig Krallığının ilk zamanlarına, çok masraflı bir ilk tapınağın yapılmasını hatta şehrin kuruluşunu Frig Kralı Midas'a bağlayan geleneğe rağmen, şehrin kuruluşu daha eski çağlara dayanır. Söz konusu tapınak etrafında bir baş rahip tarafından yönetilen bir "Rahip Prensliği" gelişmiştir. M.Ö.205'ten itibaren I. Attalos'la Pessinus baş rahibinin arasında dostluk bağları kurulmuştur. Sibil kehanetinden sonra M.Ö.205/4 yıllarında Roma'yı Annibal'dan kurtarmak için Palatin'deki zafer tapınağına konulmak üzere Kybele'nin heykelini almak üzere bir Roma heyeti Bergama kralı aracılığı ile Pessinus'a gelmiştir. Helenistik Çağda (M.Ö.3.asırda) Grek hakimiyeti altına giren Pessinus şehrinin yapı ve planları Yunan anlayışına göre düzenlenir. Mabet tamamen onarılır. Meclis binası, stoa, yollar, kanal ve tiyatro kurulur. Pessinus, M.Ö.25 tarihinde Augustus zamanında Roma hakimiyeti altına girerek, şehir bu çağda çok gelişir ve büyür. Şehrin içinden geçmekte olan su kanalı mermerlerle onarılarak iki yanı heykellerle süslü muhteşem bir duruma getirilir. Hatta şehrin iç kısmandaki kanal tamamen mermer döşenerek içine merdivenlerle girilen bir havuz havasına bürünür. Şehir kendi adına para basma imtiyazına sahip olur. Mahalli Kybele dini inanç ve ayinlerine saygı daha da artar. Bizans Çağında şehir çok bakımsız kalır. Yeni bir şey yapılmaktan ziyade, eski yapılar sökülerek basit iskan malzemesi olarak kullanılır. Şahane sanat eserleri kırılarak temellerde yapı malzemesi olarak kullanılır. M.S. 800 yıllarından sonra ise şehir bütün vasıflarını kaybeder. Bundan faydalanan Jüstinianapolis (Sivrihisar) üstünlüğü ele alır. SELÇUKLU HAMAMI Seyitgazi İlçe Merkezi, İkiçeşme Mahallesindedir. Selçuklular Devresinde; 1207-1208 yıllarında Ümmühan Hatun tarafından yaptırılmış, Cumhuriyet Döneminde restore edilmiştir. Bugünkü görünümüyle; kesme taş malzemeden, kubbeli, kubbe kasnağı dıştan çokgendir. HAN ANTİK KENTİ Doğal kayalıklarda, yeraltına oyularak yapılmıştır. Yeraltına yapılan kat kat mekanlar ile mekanları birbirine bağlayan koridorlar, en alt seviyede, kuzeyden gelen bir temiz su kanalına bağlanmaktadır. Yapılan araştırmalarda, bugünkü ilçe merkezinde, kayalıklara oyularak yapılmış gömü ve benzeri mekanların yerleri saptanmıştır. Yeraltı şehrinin yakınındaki mezar odası 1992 yılında Eskişehir Müzesi tarafından temizlenmiştir. Gömü odasının girişi güneydoğudandır. Yeraltına oyularak yapılmış üç odadan oluşmaktadır. Odalarda arcosoliumlu sandukalar bulunmaktadır. Oda duvarının özellikle üst seviyesinde ve tavanda rozet, baklava dilimi, fiyonk, yaprak ve fırıldak motifleri bulunmaktadır. Bu bölgede bilinen tek örnektir. Ayrıca ilçe merkezinde kolosal gömü taşları bulunmaktadır. FRİG KALELERİ Kaya yüzeyine tapınak cephesi biçiminde işlenen kaya anıtları ve kaya anıt mezarları yanında, askeri soylular sınıfının yaşadığı, kayalıklar üzerine kurulmuş, tahkimli Frig kaleleri bölgemizde yoğunluk kazanmaktadır. Genellikle bölgeye hakim tepelere kurulan Frig Kalelerinde, örülmüş sur duvarları yanında, doğal kayaya oyulmuş mazgal delikli sur duvarları, kale girişleri, gizli merdivenler önemli geçitler, dinsel amaçlı anıtsal nişler, kaya mezarları, anıtsal basamaklar, kaya anıtları, kaya rölyefleri, sunaklar, sosyal amaçlı sarnıçlar, karlıklar, ahşap mimari izleri ile Frig kaya işçiliğinin bütün detaylarını görebilmekteyiz. Ufak çaptaki kaleler ise haberleşme kuleleri olarak kullanılmış olmalıdır. Frig Kaleleri, Hellenistik, Roma ve Bizans Çağlarında, orijinal kullanımları yanında, zamanının kültürünü yansıtan değişik tipte kaya mezarları, kaya anıtları ve kaya barınakları ile kayaya oyulmuş irili ufaklı kiliselerin yapılması ile değişikliklere uğramışlardır. Buna rağmen Frig kaya işçiliğinin detaylarını Frig kalelerinde gözleyebiliriz. Seyitgazi, Çukurca Köyünde Doğanlı Kale, Çukurca-Yazılıkaya arasında sıralanan Antik Yazılıkaya'nın kuzeyinde bulunan Akpara Kale, Gökgöz Kale, Pişmiş Kale, Kocabaş Kale, Seyitgazi Kümbet Köyünde Kümbet Vadisi, Kümbet Asar Kale ve Berberini Kaya Kilisesi, Körestan Nekropolü, Delik Kaya, Seyitgazi Yapıldak Köyünde Yapıldak Kale ve İnli Yayla, Seyitgazi Göcenoluk Köyünde Zahran Yeraltı Şehri ile Eskişehir Merkez Gökçekısık Köyü Gökçekısık Kale, Han İlçesi Akhisar Köyünde Akhisar Kale, Dübecik Kale, Sivrihisar Zey Köyü' nde Zeykale, Merkez Uluçayır Köyü' nde Keskaya önemli Frig Kale ve yerleşimlerindendir. ANITSAL FRİG KAYA MEZARLIĞI Antik Yazılıkaya Kentinde, platformun kuzeybatı yamacında, 1970'de tespit edilen Anıtsal Frig Kaya Mezarı, Frig ahşap mimarisini en güzel şekilde temsil etmektedir. Frig mimarisinin iç yapısının en ince detayına kadar işlenmiş olan bu kaya mezarı anakayaya yekpare oyulmuştur, girişi kuzeydendir, yastıklı iki klinesi vardır. 1990 ve 1998'de Eskişehir Müze Müdürlüğünce restore edilmiştir. YAZILIKAYA (MİDAS ANITI) Antik Yazılıkaya Platformunun kuzeydoğu yamacında, 17.00 m. yüksekliğinde ve 16.50 m. genişliğinde, doğuya bakan anıt üzerinde yazılar olması nedeniyle "Yazılıkaya" olarak isimlendirilmiştir, Frig Kralı Midas' a dayandırılarak "Midas Anıtı" da denmektedir. Antik şehir ismini bu anıttan almıştır. M.Ö. 6. yy. ilk çeyreğine tarihlenmektedir. Frig Kaya Anıtlarının en görkemlisi, bölgenin ve dünyanın önemli, ünik yapılarındandır. Üzerindeki çatlakları ile yıkılma tehlikesi arz eden anıtı kurtarabilmek için bilimsel inceleme ve araştırma yapılmaktadır GERDEKKAYA MEZAR ANITI Bölge halkının "Kızlar Manastırı" olarak adlandırdığı bu anıt, Seyitgazi, Çukurca Köyünün 500 m. kadar batısındadır. Grek mimarisi içinde Dor Mimari stilinde, iki sütunlu bir tapınak cephesi biçiminde, volkanik tüf kayalığa oyularak, yekpare bir şekilde işlenmiş arcosoliumlu iki mezar odalı anıtsal bir kaya mezarıdır. Dor mimarisinin en ince detayları kayaya işlenmiştir. Hellenistik Çağ'a tarihlenen anıtın üçgen alınlığının altında triglif-metop sıraları bulunmaktadır. 1991 yılında Eskişehir Arkeoloji Müzesi tarafından restore edilmiştir. |
SU KÜLTÜRÜ
Eskişehir gibi su kentlerinin kendilerine özgü su kültürleri olması son derece olağandır. Hamam geleneği, hamam folkloru da su kültürünün vazgeçilmez parçalarıdır. Pek çok yörede olduğu gibi Eskişehir'de de hamamla ilgili folklorik gelenekler giderek unutulmaktadır. Eskişehir'in yerli ahalisi için hamamlar yalnızca yıkanmaya, temizlenmeye yarayan mekanlar değildir. Hamamlar geçmişte ve kısmen de olsa günümüzde bir sosyal boyut taşırlar. Kent merkezinde yer alan çok sayıdaki hamam eş, dost ve akraba hanımların düğün, kırk uçurma ve benzeri gerekçelerle bir araya geldikleri, kimi zaman müstakbel gelin adaylarının belirlendiği, beğenildiği sosyal mekanlardır.... Gün gelir hamamlar, hanımların eğlendikleri, dinlendikleri bir yer haline geliverir. Geleneğin yaşanmakta olduğu 1970'lerin sonlarına kadar sadece düğün ve benzeri gerekçelerle değil; yıkanmak, temizlenmek için bile hamama gitmek bir tören, bir ritüeldi. Hamam için günler öncesinden hazırlıklar başlar, ipekli hamam bohçalarına en az üç parçadan oluşan havlu takımları, gümüş tas, gümüş kakmalı fildişi taraklar, sedef veya gümüş kakmalı nalınlar, en güzel kokulu sabunlar konur... hamamın soyunma bölümünde giyinirken kerevetlerin üzerine sermek için su bezi denilen yaygılar hazırlanırdı. Daha eski zamanlarda bavul kullanılmadığından hamama bohça ile gidilirdi. Bohçalar atlas ve değişik türde ipek kumaştan yapılır; üstü işlemeli olurdu. En az üç parçadan oluştuğu belirtilen havlu takımları sarı veya beyaz sırma işlemeli ya da mahrama adı verilen hesap işli olurdu. Hamama giderken, çoğu kez evlerde dolmalar, börekler hazırlanır veya evin erkekleri öğleye doğru hamama çarşı fırınlarında pişirilmiş güveç gönderirlerdi. Yıkanmaya çıplak gidilmediğinden hamama girerken fıta veya futa adı verilen ipekten yapılmış peştamallarla sarınılır, yıkanma çoğu kez bir defileye dönüşürdü. Eğer gelin hamamı gibi bir nedenle hamama gitmek söz konusu ise düğün evi genellikle en popüler hamamlardan birini o gün için kiralardı. Hamama yalnızca düğün evi tarafından çağrılı olanlar giderdi. Hamam takımlarının en güzelleri böylesi günlerde ortaya çıkartılır, en gösterişli giysiler o güne saklanırdı. Hamama gelen kadınlar tüm takılarını takarlardı. Hamama giren ve hamamdan çıkan konuklara yiyecekler, içecekler ikram edilirdi. Gelin de en gösterişli peştamalıyla hamama girer, yaşlıların ellerini öper, yaşıtlarıyla kucaklaşır, bekar olanlarına 'darısı senin de başına' temennisinde bulunurdu. Gelin ve genç kızlar hamamda kurna başında türküler, şarkılar söyler ve oynayıp eğlenirlerdi. Hamama payton (fayton) veya landon adı verilen bir veya iki atın çektiği mevsime göre açık veya kapalı arabalarla gidilirdi. Bu arabalar ya hamam önünde bekletilir veya çıkış saatinde arabacıların yıkananları gelip almaları tembihlenirdi. Daha sonraki yıllarda faytonların yerini taksiler aldı; ekonomik duruma bağlı olarak hamamdan eve taksiyle dönme alışkanlığı hala sürmektedir. Gelin hamamı dışında bir de loğusa hamamı geleneği vardır. Doğumun kırkıncı gününü takiben doğum yapan kadın, akrabaları ve yeni doğmuş çocuk hamama götürülürdü. Loğusa hamamında cıngıl adı verilen bir ipe dizili anahtar, kilit, delik para gibi nesneler son yıkanma suyunun içine konur, nazara karşı koruması için anne ve çocuğun başından aşağı " üç kez "dökülürdü. Doğuma ilişkin sağlık hizmetlerinin yaygın olarak yerel ebeler tarafından verildiği dönemlerde; doğum günü geçen (doğumu gecikmiş) kadınlara ebeler hamama gitmelerini ve sıcak havuz içinde oturmalarını önerirdi, doğum günü yaklaştıkça hamama gidilirse doğumun kolay olacağına inanılırdı. XX. yüzyılın başlarında (özellikle Sarısungur Suyu kente ulaştırılmadan önce) yerel hamamların yıkanma dışında bir diğer fonksiyonu da çamaşırhane olmalarıydı. Birkaç ailenin bir araya gelmesiyle belli zaman aralıklarında bir hamam kiralanarak uzun süreli birikmiş çamaşır veya benzeri eşyaların yıkanma işlemi gerçekleştirilirdi. Ayrıca söz konusu tarihlerde Yukarı Mahalle Debboy'da, Akarbaşı'nda, Yediler'de üstü kapalı çamaşırhaneler bulunmaktaydı. Bir su kenti olan Eskişehir'de şifalı sıcak su kaynakları ve hamamların önemi, tarihsel ve kültürel düzeydedir. Hamam ve sıcak su olgusu türküler, maniler ve deyişlerle kendini kentin tarihine kazımıştır. Bu kentte yaşayanların sıcak su tutkusu, "Eskişehir'in kızı anam der ağlar, hamam der ağlar" deyişiyle ifade edilmiştir. |
KAZ ETLİ PİLAV
| Malzemeler 500 gr kaz göğüs eti 500 gr pirinç 150 gr tereyağı 1 yemek kaşığı salça 1 adet soğan 1 adet ayva tuz Kaz göğüs etini 10 dakika 4 su bardağı tuzlu suda haşlayıp didikleyin. Daha sonra bir tencerede kaz etin kendi yağında 10 dakika kavurun. Pirinci yıkayın. 750 ml su kaynatıp pirinci ekleyin. Suyunu çekene kadar 15 dakika pişirin. 100 gr tereyağını pilava ekleyip 5 dakika demlendirin ve iyice karıştırın. Ayvayı soyup küp şeklinde doğrayın. Toprak güveçte pilav, kaz eti ve ayvayı karıştırın. Orta sıcaklıktaki fırında 15 dakika pişirin. Diğer tarafta soğanı küp şeklinde doğrayıp 50 gr tereyağında kavurun. Salçayı katıp karıştırın. Pilavı servis tabaklarına alın. Üzerine salçalı sostan gezdirip servis yapın. |
Gönderen MEL zaman: 22:22 0 yorum
Etiketler: KARS, YÖRESEL YEMEKLER
KATTE BÖREĞİ
| Malzemeler 1 kg un 125 gr tereyağı 1 yemek kaşığı kuru maya tuz Helva için 125 gr tereyağı 125 gr margarin 200 gr un 200 gr ceviz içi tuz Mayayı 1 bardak ılık suda eritin. 600 gr unu havuz gibi açın. İçine 1 su bardağı suda erittiğiniz mayayı koyun. ½ su bardağı su ve biraz tuz ekleyip yoğurun. Daha sonra hamuru 20 eşit parçaya ayırın. Fırın tepsisinin üzerine un serpip hamur toplarınız dizin. Tekrar unlayıp şeffaf folyo ile tepsinin üzerini kapatın. Buzdolabında 15 dakika dinlendirin. Tereyağını bir tavada eritin. Hamur toplarını 40 cm çapında ince açın. Açtığınız her yufkanın arasına erittiğiniz tereyağını sürün. Hazırladığınız hamurları 10'lu gruplar halinde üst üste dizin. Helva için tereyağı ve margarini bir tavada eritin. Un ve tuzu ekleyip 10 dakika kavurun. Ceviz içini mutfak robotunda toz haline getirip ateşten aldığınız helvaya ekleyin ve karıştırın. Hamur dizilerinden birini fırın tepsisine alın. Üzerine helvayı sürün. Diğer hamur dizisi için üzerine kapatın. 180 derece ısıtılımış fırında 30 dakika pişirin. |
Gönderen MEL zaman: 22:20 0 yorum
Etiketler: KARS, YÖRESEL YEMEKLER
HÖRRE
| Malzemeler 2.5 yemek kaşığı tereyağı 3 yemek kaşığı un 5 su bardağı su 1 tatlı kaşığı salça tuz ,karabiber Bir tencerede 2 kaşık tereyağı ile un kavrulur. Rengi hafif pembeleşince yavaş yavaş su ilave edilir. Tuz ve karabiber ile tatlandırılır. Sürekli karıştırarak pişirilir. Diğer tarafta yarım kaşık tereyağında salça ezilerek kızdırılır. Bu çorbanın üzerine gezdirilir ve sıcak olarak servis edilir. |
Gönderen MEL zaman: 22:16 0 yorum
Etiketler: KARS, YÖRESEL YEMEKLER
KİLİSELER


Havariler Kilisesi (Kümbet Cami): Kars Kalesi’nin güneyinde, Kaleiçi Mahallesi’nde bulunan Havariler Kilisesi’ni, eski gravürler surların hemen içerisinde göstermektedir. Günümüze iyi korunarak gelebilen, Selçuklu kümbetlerine benzemesinden ötürü Kümbet Camisi olarak isimlendirilmiştir. Bu yapıyı Bagrat Kralı Abbas II.Takvor Kars’ı başkent yaptığı sırada, 932-937 yılları arasında 12 Havari adına yaptırmıştır. Selçukluların Kars’ı ele geçirmesinden sonra 1064 yılında camiye çevrilmiş, sonraki yıllarda yine kilise olarak kullanılmış, Osmanlı döneminde 1579 yılında yeniden camiye dönüştürülmüştür. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ruslar tarafından Rum Ortodoks Kilisesi’ne çevrilmiş ve onarılmıştır. 1890 yılında da yanına bir çan kulesi yapılmıştır. Ancak bu kule 1918 yılında yıkılmıştır. Kars’ın 1918’de Türklerin eline geçmesi ile yeniden camiye çevrilmiş, 1919’da Ermenilerin buraya hakim olması ile bu kez Ermeni Kilisesine dönüştürülmüştür. Kars’ın 1920’de yeniden Türk egemenliğine geçmesi ile de bir kez daha cami olmuştur. Yapı 1960-1970 yıllarında müze olarak kullanılmış, Kars Müzesinin yapılmasından sonra kilise kendi haline terk edilmiş ve 1999 yılında yeniden cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapının günümüze gelen bir kitabesi bulunmamaktadır. ortaçağ araştırmacıları bu yapıdan katedral olarak söz etmektedirler. Havariler ismi ilk defa XIX.yüzyılda bu yapıya verilmiş olup, bunun da nedeni kubbe altında bulunan 12 Havari figüründen ötürüdür. Meryem Ana (Surp Asdvadzadzin- Ani) Katedrali: Kars Arpaçay ilçesi, Ani surları içerisinde şehir merkezinde bulunan bu katedral, kilisenin güney duvarında bulunan bir kitabeden öğrenildiğine göre Kral Sımbad II zamanında, yapımına başlanmış, Kral Kakig I’in (898-1020) eşi Kraliçe Gadalina tarafından 1001 yılında tamamlanmıştır. Ani kentindeki yapıların çoğunun mimarı olan Dırtad tarafından yapılmıştır. Ani’deki Ermeni mimarisinin en gelişmiş kilise örneklerinden biri olarak nitelenen bu yapı, kubbeli bazilika ile kapalı Yunan haçının bir arada kullanılmasından meydana gelmiş bir plan düzenine sahiptir. Katedral kırmızı tüf taşından yapılmış ve basamaklı bir zemin üzerine oturtulmuştur. Alpaslan’ın 1064 yılında Ani’yi fethetmesinden sonra katedral camiye çevrilmiş ve içerisine geçici olarak minber ve mihrap konulmuştur. Bundan sonra da Fethiye Cami ismi buraya verilmiştir. Yapı 1124 yılındaki Kıpçaklı istilasına kadar 60 yıl cami olarak kullanılmıştır. Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi (Şırlı Kilise): Kars Arpaçay ilçesinde Ani şehrinin doğu kesiminde yer alan bu kilise Arpaçay’a kadar inen sarp kayalıkların eteğinde bulunmaktadır. Kilisenin güney cephesindeki 25 satırlık Ermenice kitabede, 1215 yılında Ermeni devletinin başı olan Zaharca ve oğlu Saharsak devrinde, Tigran’ın Zaharca’nın oğluna ve ailesine uzun ömürler vermesi dileğiyle yaptırıldığı yazılıdır. XII.yüzyılda Dikran isimli bir prensin yaptırdığı anlaşılan bu kilisede Ermeni mimarları ibadet mekanının ortasındaki kare mekanı örten yüksek kubbe düşüncesini ilk kez burada benimsemişlerdir. Kilise içerisinde İncil’den alınmış dini temalarla ilgili freskler bulunmaktadır. Bu freskler arasında yer yer stilize bitki ve haç motifleri de eklenmiştir. Ani’de yaşayan Dikran Honents isimli bir zenginin yaptırdığı bu resim ve kabartmalardan ötürü de buraya Nakışlı Kilise ismi de verilmiştir. Aynı zamanda kilisenin yaşayabilmesi için Dikran Honents buraya köyler, çiftlikler, değirmenler, hanlar, dükkanlar ve hamamlar vakfetmiştir. Genç Kızlar Kayalıklarındaki Kilise (Güvercinli Kilise): Kars Arpaçay ilçesinde, Ani şehrinin güneyinde kayalık bir tepe üzerinde bulunan bu kilisenin yapım kitabesi olmamakla beraber, mimari yapısından XIII.yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Günümüze oldukça harap bir durumda gelen bu kilise XIII.yüzyıl Ermeni kilise mimarisinin tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Üst örtüsü çökmüş olmasına rağmen bazı duvar parçalarından kiborion tipinde bir yapı olduğuna işaret etmektedir. Kilisenin yuvarlak bir planı vardır. Kalıntılarından üzerinin konik bir çatı ile örtüldüğü anlaşılmaktadır. Kilisenin giriş kapısı Ani’deki kervan yolunun başlangıcına açılmıştır. Çoban Kilisesi: Kars Arpaçay ilçesinde, Ani surlarının dışında ve surların kuzeydoğusunda bulunan bu kilisenin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber J.Strzygowski bu kilisenin X.yüzyıl sonu veya XI.yüzyıl başlarında yapıldığını ileri sürmektedir. Onun yanı sıra, A.Khatchatrıan bu yapının XII.yüzyılda yapıldığını belirtmiştir. Çoban Kilisesi merkezi planlı bir yapı olup, onikigen içerisinde altıgen bir plan düzenindedir. Kilisenin büyük bir bölümü yıkılmış olmasına rağmen yine de yapısı ile ilgili yeterli bilgi vermektedir. Surp Pırgiç Kilisesi (Halaskâr Kilisesi-Keseli Kilise): Kars Arpaçay ilçesinde Ani’de bulunan kiliseyi J.Strzygowski 1035-1036 yıllarında Bagratlılardan Abulgarib döneminde yapıldığı ve Hz. İsa’nın adına yapıldığını belirtmiştir. Kilise 19 köşeli, poligonal bir plan düzeninde olup, içerisi nişlere bölünmüştür. İbadet mekanını örten kubbe yüksek bir kasnak üzerine oturmuştur. Ayrıca bu kasnak kilisenin duvarları ile niş kemerlerini köşelere bağlayan sütunlar üzerine oturtulmuştur. Bu kilise de Ani’deki diğer yapılarda olduğu gibi oldukça hareketli bir cephe görünümüne sahiptir. Kilise 1073 yılında papaz Tridot tarafından onarılmış 1291 yılında yapıya bir çan kulesi eklenmiş, 1342 yılında da kilise Atabekler tarafından tümüyle onarılmıştır. Bu kilise 1930’lu yıllarda yıldırım düşmesi sonucunda yıkılmış olup günümüzde harap durumdadır. Surp Krikor Abuğamrents Kilisesi: Kars, Arpaçay ilçesinde Ani surları içerisinde, Ani Çayı’nın meydana getirdiği vadide bulunan bu kilisenin kitabesinden öğrenildiğine göre; Ermeni Bahlavuni hanedanından Prens Krikor’un emriyle kardeşi Hamze ile kızkardeşi Seta için dinlenme yeri olarak yaptırılmış ve Aziz Krikor Lusavoriç’in adına sunulmuştur. Kilise 994 yılında yapılmış, daha çok XVII.yüzyılın çok apsitli kilise tipleri örnek alınmıştır. Kilisedeki kitabelerde 1047 yılında Selçuklularla yapılan bir savaşta ölen Ermeni kahramanlardan Vahram Bahlavuni’nin ismi sık sık geçmektedir. Kilise içten daire, dıştan yonca planlı altı apsitli bir yapıdır. Bu plan şekli merkezi planlı, rotundalardaki nişlerin derinleştirilmesi sonucu meydana gelmiştir. Taş yontma sanatının en güzel örneklerini ortaya koyan bu yapının masif duvarları üçgen nişlerle hafifletilmiş ve buralara açılan ince uzun altı pencere ile de ibadet mekanı aydınlatılmıştır. Yapının üst örtüsünü oldukça yüksek kasnaklı konik bir çatı meydana getirmektedir. Bu çatıya da 12 pencere açılmıştır. Surp Hovhannes Kilisesi (Apostol Kilisesi, Havariler-Arakelots Kilisesi): Kars Arpaçay ilçesinde Ani’nin merkezinde bulunan Surp Hovhannes Kilisesi’ni N.Marr X.yüzyıla tarihlendirmiştir. Bunun yanı sıra N.Tokarski bu kilise ile ilgili 1031 tarihli bir kitabeden söz etmiştir. Kilisenin yapımı 1038 yılında tamamlanmıştır. Dört yapraklı yonca planı düzenindeki kilisenin köşelerine birer hücre yerleştirilmiş ve bunun sonucu olarakta yonca planı tam ortaya çıkmamıştır. Hoşavank Şapeli: Kars Arpaçay’ın batısındaki vadide bulunan Hoşavank Şapeli Altıgen Şapel olarak da tanınmaktadır. Kitabesi günümüze gelememiş olmakla beraber, çeşitli Ermeni kaynakları bu şapelin XI.-XIII.yüzyıllar arasında yapıldığını belirtmektedir. Şapel küçük merkezi planlı bir yapıdır. Ani’deki eserlerin süsleme yönünden en ilgi çekenlerinden birisidir. Bu yapıda süsleme ve taş işçiliğinin son derece ileri düzeye çıktığı görülmektedir. Şapelin çevresini dolaşan iki sütuncukların oldukça sade olmasına karşılık, üzerlerinde alçak kabarma halinde geometrik sağır kemerlere yer verilmiştir. Bu kemerlerin birleştiği yerlere de stilize edilmiş palmet ve Rumilerden oluşan bir bezeme yapılmıştır. İbadet mekanının üzerini örten konik çatı kasnağı da yarım sütunlarla 12 bölüme ayrılmıştır. Bazı kaynaklar da bu yapıya bitişik bir mezar anıtının da olduğundan söz etmektedirler. Surp Krikor (Gagik) Kilisesi: Kars Arpaçay ilçesinde, Ani’nin merkezinde, surların kuzeyinde yapılan bu kiliseden günümüze yalnızca temel kalıntıları ile bazı duvar kalıntıları gelebilmiştir. Kral II.Gagik tarafından yaptırıldığı sanılan bu kiliseyi J.Strzygowski 1001 yılına tarihlendirmiştir. Kesme taştan yapılan bu kilisenin temel kalıntılarından merkezi planlı bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Yanık Kilise: Kars Sarıkamış ilçe merkezinde bulunan Yanık Kilise, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Rus işgaline uğrayan Sarıkamış’ta Ruslar tarafından yapılmıştır. Yapı moloz taş, kesme taş ve tuğladan, dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Yapının girişi tuğla çerçeveli yuvarlak kemerli ve üzeri küçük bir çatı ile örtülüdür. Girişin iki yanında dikdörtgen tuğla çerçeveli birer pencere bulunmaktadır. Giriş kapısının üzerinde çıkıntılı bir bölüme yuvarlak kemerli üçüz pencere yerleştirilmiştir. İlk yapımındaki çan kuleleri günümüze gelememiştir. Sarıkamış’ta Rus işgalinin sona ermesinden sonra yapı bir süre kendi haline bırakılmış, ardından Sarıkamış Belediyesi tarafından sinema olarak kullanılmıştır. Bir süre de yanına bir minare eklenerek cami olarak da kullanılmıştır. 1970’li yıllarda yangın geçirmiş, günümüze yalnızca ana duvarları gelebilmiştir. Cengilli Kilise: Kars Kağızman ilçesinin Çengili Köyü’nde bulunan bu kilise X.-XI. Yüzyılda Bagratlılar tarafından yapılmış bir Ermeni kilisesidir. Kilise üzerindeki Gürcü dilinde yazılmış iki kitabede Molla Zibiada ve Ruben isimli iki kişi tarafından onarıldığı belirtilmektedir. Kilisenin 1791 tarihli Ermenice yapım kitabesi günümüze gelememiştir. Kilise 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kağızman’ı işgal eden Ruslar ve ardından da Ermeniler tarafından kilise olarak kullanılmıştır. İşgalin sona ermesinden sonra cami olarak kullanılmıştır. |
MİMARİ
DEDE KORKUT'UN TOPRAKLARI
Gelenek, görenek, Halk hikayeciliği, Maniler, Türküler Ozanlık geleneği ve benzer şeylerde görülen değişiklik, zenginlik bu gün Türkiye’nin hiçbir ilinde görülmemektedir. Bu zenginlik Kars’ın eski bir yerleşme merkezi olması, çeşitli kavimlerin çeşitli zamanlarda bu bölgede yaşaması dolayısıyla olmaktadır.
Bugün Kars’ta derlenmiş olan Halk Edebiyatı verileri dışında henüz derlenmiş orijinal gelenek, görenek, ve kıyafetlerde vardır.



















































































